Şehrin Rahmine Kırık Kılıcımla Yürüdüm
Kamran Nijad - Kasım 30th, 2008
Abdullah, Mustafa ve Said’e
Anlayamamıştım ben, Kadıköy'de bir başınalıktan bahseden arkadaşımı ya da "Yazmak cehennemdir" diyenleri, şiiri baş tacı edenleri. Ama yavaş yavaş öğreniyorum sanırım. Divan şiiri, garip akımı, ikinci yeni, üçüncü yeni, soylu yeni vs. pek anlamıyorum kuramlardan. Ama modern şiiri, belki de deneysel diye tanımlananını seviyor muyum ne. Bu kavramlara, kuramcılar nasıl anlam atfediyorlar onu da bilmiyorum. Ama bu kelimeyi sevdim: Deneysel. Çünkü ben yaşarken tam da bunu yapıyorum. Ve modern şiir çünkü "teknik bir arızadır". Ben de teknik bir arıza olma ihtimalim üzerine mısralar kuruyorum ya hani bu aralar.
Modern şiirden hazzetmiyorum, dedi bu akşam bana, internet üzerinden konuştuğum bir arkadaşım. Şiirde MSN, SMS kelimelerinin geçmesine bir türlü alışamadığını, yadırgadığını söyledi. Ben de mesela fotoğraf çekerken etrafta petrol ürünü olamamasına dikkat ederim. Çirkin gösterir o kareyi. Ama mesela bu çağın yalnızlığını anlatmak için o kelimelere ihtiyacım olduğunu söyledim ona; tıpkı bir metropolü görüntülemek istiyorsam tüm çirkinliği ile görüntülemem gerektiğini düşündüğüm gibi... Ve böyle şiir konuşurken ve paslaşırken, afili mısralar arasında “Ocakta yemeğim var”, deyip kalktım. Yani "hakikat, gayet ağır bir meslektir."
Bu gece bir kaç kadeh dipleyip (modern şiir tabi ne sandın) istasyon caddesini ve asfaltı yoklayışımı bu mesleğin sıkıntılarına yorabilirim pek ala. Neo-epik diye de bir şiir varmış. Asfalt, geriye kalan bir kaç bekçisi dışında adamlarını toplamışken, ben kılıcı kırık, hiç de epik, heroic, god-like olmayan bir adam olarak şehrin rahmine yürüyorum. Yol üzerinde birtakım çarpık yaratıklar, bilboardlar. Bu kılıcı en kısa zamanda onarmalıyım dostum. Asfaltın ortasına saplayıp tüm şehri çatırdatmalıyız. Bu kılıcı beraber onarmalıyız dostlarım.
Bir haftada bir paket sigara bitirmiş olmamın da tüm bunlarla bir ilgisi olabilir. İstasyon caddesini turlarken 7-8 sigara içmişim aralıksız. Sigara içmeyen bir adam için bunun çok olduğunu az çok kavrayabiliyorum. Yeni bir paket aldım: Parliament. Parliament gece mavisi. Ama hakikat hiç de öyle değil; gök kaskatı ve simsiyah. Oysa, sigara içmeyi de bilmem öyle. İzmarit, kaç asırdır kuru olan ve dilimle ıslatmak zorunda kaldığım dudaklarıma yapışıp kalıyor. Parmaklarımın arasında tanrının ya da yârin parmakları gibi duruyor sigara ve ben biraz sendeleyerek yürüyorum. Bunu da içtiğim şiirlere verebilirsiniz.
Bana Küçük Prens'i hediye eden o kıza Küçük Kara Balık'ı hediye etmekten vazgeçtim bugün. Kızın o amatör rock grubunun vokalistiyle beraber olduğunu iyi ki gördüm bu gece. Böyle kitaplar öyle insanlar için uygun değil sanki. Ne yani o çocuğu kıskandım diye mi söylüyorum bunları. Ben şarkılarımı herkesle paylaşacak değilim yahu bakmayın benim buralarda bir şeyler mırıldandığıma. Ben öyle adamlara, öyle kadınlara kendi kitabımda yer veren biri olmadım. Hiç. Yok yahu ne kıskanması, sahiden ne işim olur öyle. Düğünlerde ve hatta en son bir rock festivalinde hoplayıp zıplayan arkadaşlarımlayken çimenlere uzanıp uyuduğumu hatırlıyorum. O kaçamadığım kafelere ve barlara sinmiş o ölü döl kokuları arasında "döl ve inat" barındırıyorum.
Peki tamam Ufuk Uras'ın her dediğini alkışlayan o pembe ayakkabılı kızı aklımdan geçirmedim değil. Tamam o güzel türbanlı kızı ve Kemalist olanı da. Ve evet kolpadan punk-rocker olanla sevişmek istemedim değil. Ama yani, beni o kızlar anlar mı ki; lokallerde okey oynayan o çok politik ezberler yapmış Maocu, Stalinist bilmem ne kızlar. Yahut Büşra, Kübra ve Zehra gibi isimleri Allah'ın A'sı ile biten türbanlı kızlar. Ata'yı sevmenin hamurunda olduğunu söyleyen dilberler. Bir de, bir de bir de kafelerin ve rock konserlerinin müdavimi karalar bağlamış punk, gotik ya da hafif meşrep sarışın kızlar.
Benim felaketimi yaşamayan benim felaketimi nasıl anlasın?
”Ya peki sen ne tür müzikler dinliyorsun?” diye sorarak beni tanımaya çalışan gerzek bir rocker kızla arama Mahsuni Şerif’i bir set olarak düşünebilirim. Ya da türkü seven düz saçlı esmer kıza bir kaç hard-rock, death metal grubunun adını sayabilirim. Biraz sevmişsem bahsederim Blue Grass'ten Şıvan Perwer'e çokça karışık playlist'imden. Ha bakınız, arabesk dahil her tür müziği dinlerim, deme gafletine de düşmedim hiç. Arabesk candır. Serge Gainsbourg ha keza. Bunu söyleyerek, seninle ey okuyucu aramıza bir çizgi çekmiş oluyorum.
Şimdi ben, beni pek de seven o kıza. Kaç yıldır beni gizlice seven, kimsenin tanımadığı o güzel kıza, herkesin bildiği o şiiri söylemekte tereddüt ediyorum: aysel git başımdan. Bana 89 basımlı, sayfaları sararmış Zarifoğlu şiirlerini hediye eden o kızla havuzun orda, bankta hiçbir şey konuşmadan oturduk ya hani. Neden diyemiyorum biliyor musun? Böyle yıllarca gizlice sevmek var ya çok çok büyük bir şey olmalı. Diyemiyorum ben, Aysel gitsin başımdan, çünkü ben ona göre değilmişim. Benim için kirletmesinmiş aydınlığını ve acılarım bir de ona bol gelirmiş. Yalan mı? Değil. Ama biraz da böyle çokça hırpalanmış bir şiirden medet ummak istemiyorum.
Ben aslında biliyor musun, mektup yazmayı özlemişim. Ne de kıskanıyorum var ya filmlerde görünce birikmiş mektuplarını aşıkların. Ya da iki şair dostun birbirlerine yazdığı mektuplar. Ama şimdi bu dediklerimin bir kısmına acıya gönderilmiş aşk mektupları diyebilirim. Çünkü bunları ben boş defterime yazdıydım evvela. Bana soy ismimle hitap eden bekar hocamın dersinde, otobüste bir şiir kitabının üzerine koyduğum kağıtlara ve sonra bu makineye…
Kız kardeşime yazdığım, ama henüz göndermediğim mektupta ona "acılarıma da kardeş olur musun" diye sormuştum. O kadar acıyı hazmedecek bir göğsüm olabilmesine şaşıyorum bu aralar. Sözünü ettiğim bu acı, göğsümde, ciğerlerimde parçalanan “hû” sesinin yerine başka şeyler koymaya çabalarken, tıpkı yarama tuz basılmış gibi ürperişimdir. Ve yine bu acı artık benim bir parçam. Ve bunun için mutlu oluyorum bir tek. Acı acı acı. Kan kusalım acı. Hani böyle Turgut Uyar, Yusuf Atılgan felan okumuş ve o kitapları başkalarından kıskananların, Zarifoğlu'nu çok iyi tanıyan adamların hoşuna gitmiyor ya acı kelimesini böyle alelade, ben gibi birinden duymaları, bu beni üzmeli mi?
Tüm bunları mırıldandıktan sonra hani böyle az da olsa anlaşılabilecek bir dille, dili bozuk şehir insanına, pek çok kelimeyi atıp bu harfleri yontarak bir şiir yaratabilirim. Demek şiir üstün bir dil, demek şiir barbarın dili; demek “şiir gibi kız” deyişimiz, “şiir gibi aşk” deyişimizin bununla bir ilgisi varmış Mustafa.
İnanan kadınların içten içe kırgın olduğu "Kadınlar sizin tarlanızdır" ayetine hiç ısınmasam da, kadınlar bizi anlamayacak galiba. Ve şehirler, metropoller bilhassa… Yani estağfurullah, öyle engin tecrübelerim falan yok, çocukluğuma verin. Ama ben, büyüyor muyum ne?




yani biz şiir derken, yani şiir düşünürken, yani bir dizeyi yüksek sesle yanımızdakine söylerken, oğlum dediğimiz zamanlardan daha fazla kabarıyorsa göğsümüz, daha hızlı atıyorsa kalbimiz, şiiri sevdiğim kadar sevebilsem oğlumu cümlesini kurabiliyorsak.
yani evet.