Afşin Selim Külliyâtı

Afşin Selim Külliyâtı

2023 Doğumlu Çocuğa...

Afşin Selim - Ekim 29th, 2007

Sana bu mektubu, fay hattında türlü kırılmalar olan bir ülkeden yazıyorum. Dalgasını geçiyor dünya hepimizle; tahammülsüz dünya, kavram kargaşalarıyla boğmaya çalışıyor hepimizi.
Beyaz fosfor mermileri ile konuştukları Ortadoğu’nun en şarki köşesinden yükselen çığlık, seni 2023’lere nasıl hazırlıyor bilmiyorum, lakin herkesin yeni bir “pax” a ihtiyaç duyduğunun farkındayım. Teolojik sorun, jeopolitik bir buhrana gebe kalıyor. Çünkü, bizi bugün dilsizleştirmek, kimliksizleştirmek ve hükümsüzleştirmek isteyenler, yarının çocuklarına, sizlere de yeni bir dünya ve yeni bir insan tipi dayatıyor.
Telâşlarımızı değiştiriyorlar. Kaygılarımızı, kaygan zeminlerin üzerine çekip, beyinlerimizi alçıya alıp, düşüncelerimizi de yavanlaştırmak istiyorlar.

Yılanların Öcü

Afşin Selim - Ekim 1st, 2007

Anne demiştim sana, “yalnızca iyi bir mühendis olmak yetmiyor”, diye... Şimdi görüyorsun işte, bizi bir mahsene hapsedip kırbaçlıyorlar. Sövmedikleri ne kaldı? Kaçımız duyduk acıyla inleyen bedenlerimizin anlam çığlıklarını...
Şimdi bak sessiz sedasız iniverdiler sokaklarımıza... Hani o çok sevdiğin komşuların vardı ya, hiçbirinden eser kalmadı. Yok olup gittiler. Terk etmek zorunda kalmışlar buraları. Kim oturup ağlayacak halimize?
Bir etnik rüzgar aldı götürdü mahallemizin afacanlarını... Şimdilerde her biri birbiriyle kanlı bıçaklı olmuş dediler. Soykırım bakışlarla seyrediyorlarmış birbirlerini. Batılı efendileri önlerine bilmem kaç kilometre uzaklıkta bentler örüp, kör etmişler gözlerini birbirlerine... Hangi türküler ve hangi şiirler anlatır derdimizi anne? Bu yara dineceğe benzemiyor. Bu yara daha önceki yaralarımıza da benzemiyor anne...
Bir ihtilal sonrası, “insanlığın aydınlanma süreci geldi” dediler. Ne kadarda şaşırmıştık anne. Herkeste bir telâş vardı. Birbirimizi seyrediyorduk, birbirimizle alay edercesine... Sonra baharlarımızı dahi birbirimizden kıskanır olduk.

Tımarhâne Feryatları

Afşin Selim - Eylül 20th, 2007

Sen ki genç adam; fişi çekildi hayatın, o halde fişinde çekildi. Hissediyor olman gerek. Haysiyet meselesi yaptığın hayatın, kanalizasyon kuyusundasın. Köpek nefsinde, fütursuzca nefes alıp vermelerdesin…
Bayatladı nefes alışverişlerin. Beynini tokatlamalı. Gitmeli mi bu diyardan, belki de nefret etmeli… Yaşamalı güzel çocuk. Yaşatmalı.
Hayat; yine mayat sana. Şehirdesin. Ve çığlık çığlığasın. Bağırtılarını duyar gibiyiz. Evet, biz insanlar, biz şehrin insanları, seni sensizliğe terk edeceğiz. Tüm duyarsız tarafımızla yaşayan bizler, ucuzlaştıracağız senden duyduklarımızı, senden işittiklerimizi…
Geceyi bekle. İşporta tezgahlarında olsun gözün. Onlar çıktıkları zaman, sen de dışarıya çıkmayı dene. Korkma, şehir karanlık olacak, biz evlerimizde, ve doğrudur ki, yarı ölümlerimizde olacağız. Seni, kaldırımlarda göreceğin sıçanlara emanet edeceğiz.
Pencere nedir bilmezsin değil mi genç adam?..

Sığıntı Zamanlarda Nefes Alış Verişler

Afşin Selim - Eylül 11th, 2007

Dilimin ucundaki son heceyi de çaldılar. Çaldırdım aslında. Ben yine, ve yine kitap kahramanlarına mahkûm bir hayat yaşamak zorunda kalacaktım. Bilmem ki, niye böyle aceleciydim… ama hayat kısaydı, vakit azdı, zaman kısıtlıydı… Belki de vakitsiz geldik bu dünyaya, belki de vakitsiz gidenlerden olacaktık… Dünya tersine döndükçe, biz de tersine dönüyorduk dünyanın. Umurumuzda mıydı… Dünyaydı işte, bizde insan! Yaşamayı özlediğimiz anlarda, yaşamlar azaldı, zaman cimri davrandı! Nice mısralarımız vardı, güzellikler açan, karanlığı boğan, sevgiyi ve sevgiliyi hatırlatan… ama, ama, ama…
Bizimdi gökyüzü. Aynı gökyüzüne bakıyorduk. Bu tuhaf yalnızlıkları şehir mezarlığına defnetmek gerekliydi. Neden kimseler şikayet etmiyordu yalnızlığından… Bu şehir bize yalnızlığı mı öğretmişti… Kaçıştı yalnızlık! Kurtulacağını sananların son durağı, son limanı, son uğrak yeriydi. Herkes kendini kandırıyordu bu şehirde. Biz yalanlarla yaşıyor, yalanlarla uyanıyorduk… Şu kalabalıklar teker teker kaybolsa, niye mutlu oluruz, neden mutlu olabilme ihtiyacı duyarız… Herkesin birbirine yabancılaştığı şu yeryüzü, şu topraklar, şu şehir; ne diye hâlâ ayakta duruyor. Bu inat kime, bu inat neden…

Hasan

Afşin Selim - Eylül 3rd, 2007

Yalnız kalmıştı. Şimdilik yine telli arabasıyla forsunu atıyordu şehre. Umursamaz olmuştu insanları. Bu şehir ve bu şehrin insanları ondan çok şey öğrenecekti. Hasan’ın sümükleri bile bir başka akıyordu kaldırımlara. Kimsesiz köpeklerin dostluğunda, kasap önünde et bekleyen kedileri sırdaş edinmişti.
Taksiye hiç binmemişti. Genelde taksileri kovalıyordu. Lüks arabalara aval aval bakmakla geçti ömrü. Bazen kaçak bindiği otobüste dışarıya el sallıyordu, haylazca gülüşleri vardı. İtiş kakışla geçen hayatında bir kez olsun şöyle doya doya gülememişti. Gülünecek şeylere gülmeyi unutan Hasan’ın ağlamaları bile gülmeleri kıskandırıyordu. Belki hiç oyuncağı olmadı. Bazen olsun istiyordu aslında. Ama pek belli etmezdi işte. Bir gün eskimiş, yırtılıp atılmış bir oyuncak buldu. Baktı öyle oyuncağa uzun uzun. Oynamayı öğreniyordu aslında. Önce süzdü onu. Sonra kimselere göstermeden alıp gitti oradan. Yine bir şeyleri kurtarmak telaşında, çöp yığınlarının içinden aldı gitti onu.
Hava yine karardı. Hasan yine ağlıyordu. Ve yine kimseler yoktu etrafta. Kediler ve köpekler de satmıştı Hasan’ı. Kedi, köpek derken yanından sinsice geçen bir farenin iniltilerini duydu. Artık korkmuyordu farelerden.

Kafka

Afşin Selim - Ağustos 30th, 2007

Düşünsenize, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığınızda kendinizi dev bir böcek olarak görüyorsunuz… Bir yabancılaşma başlıyor. Ne siz kalabalıkları anlayabiliyorsunuz, ne de kalabalıklar sizi anlayabiliyor…
Tuhaf korkular! Şu kahramanlara bakın: Hepsi de zayıf, ezilmiş, itilmiş, çaresiz ve yalnız… Kafka’lı ruh gezintilerine çıksak ruhumuzdan kopabilme ihtimalimiz var. Hemen oracıkta bir dönüşüm yaşayabiliriz.
Kafka’nın iç dünyasında babasının izlerini bulabilmemiz de mümkündür. Ondaki tuhaf psikolojinin kaynağı biraz da babasından kaynaklanmaktadır.
Kafka’nın cümlelerinde çekingen muhalif bir ses vardır, ama okuyucu bunu kolay kolay anlayamaz. Ne de olsa fazlaca melankolik bir adam vardır karşımızda: Kafka! Tabularla da uğraşır, rahat bırakmaz onları. Toplumca beliren yaraları kaşımaya başlar, kimi zaman böcekleştirir kalabalıkları, kimi zaman “Franz Kafka kadar yalnızım” diyerek soyutlanır onlardan…
Edebiyatın ezik adamı olarak suçlanır. Cümlelerin ırzına geçmiştir kimileri için… Ayrıca Yahudi olduğu da gözlerden kaçmaz. Zaten kendi de “Milena’ya mektuplar” ında, “Yahudi olduğum için korkak ve şüpheciyim” der.

Yalanları Sahicileştirmek: Alkış!

Afşin Selim - Ağustos 21st, 2007

Alkışı bir hayat felsefesi olarak algılamak çok da abartılı olmasa gerek. Şayet onun da felsefi tarafı var. Öğrenmek için irdelemek lâzım. Bize “düşünme, yaşa!” diyenler, bize ayrıca “düşünme, alkışla!” da demek istiyor. Bunu göz önünde bulundurmak gerekli. Alkışı tümüyle reddetmek için abartılı diyebiliriz, fakat ölçüsüzce ve ilkesizce uygulanan her alkışın psikolojisini sorgulayalım. Hele ki toplumsal bir yara haline gelmişse bu, ya oturur ağlarız, ya ayağa kalkıp kavga ederiz, ya da çözüm yolları bulmak için akşam sabah okur yazar çizeriz… En azından bir şeyler veyahut çok şeyler yapabilme hevesimiz meydana gelir. Çünkü iş çığrından çıkmış, canavarlaşmış, devasal bir boyuta ulaşmıştır. Bu da bizi rahatsız eder. Toplumun o yarası biz de büyük yaralar açar, yüreğimiz kanar. Kimse de konuşup yazmıyorsa bunu, o zaman da çoğu kez haddimizi de aşacak laflar ederiz. Alkışlayanlara ve alkışlananlara tavrımızı koyarız.
Kimleri alkışlamadık ki… Kimler geldi, kimler geçti… Ellerin birbirine vurmasıyla başladı her şey. Yüzlerimizdeki tebessüm ve samimiyet, avuçlarımızın içinden çıkacak üçkâğıt bir sese yenik mi düşecekti…

Bir Cemil Meriç Tasviri

Afşin Selim - Ağustos 2nd, 2007

Düşünce dünyamızın “araf” diyebileceğimiz konumunda yer edinmiş olan, cümlelere ve kelimelere verdiği vurucu mânâlarla dikkatleri üzerine çeken, “kim bağımsız” denildiğinde “odur samimi bağımsız” diyebileceğimiz, kimi zaman melankolik, kimi zaman hayli gerçekçi ve bir o kadar acımasızca taarruzi cümlelerin sahibi, kimi zaman ve çoğu zaman “tahlil” yönü kuvvetli, kalabalıkların nazarında kimi zaman sağcı/kimi zaman solcu adam… Bir “tuhaf” adam! Kime göre? Kalabalığa göre. Tuhaflığı, tartmasından ve analiz etmesinden kaynaklı. Ezberlere ve yaygın putlara karşı, kendi kulesinden, insanlığa bir nevi çağrıda bulunan yalnız bir mütefekkir. Onu sadece bir çevirmen olarak görmek ve öyle algılamak, ona karşı işlenmiş bir suç gibi… Hakkını yemek, onu boğazlamak, onu görmemezlikten gelmek.
Yer: Babamın kütüphanesi. Ergenlik yıllarım. Harıl harıl ezberimi hızlandıracak slogan arıyorum. İlk karşılaşma! Anlamsız yüklü kuru bakışlar…

İçeriği paylaş