Said Aydın Yazıları

18 Mar

Ankara Notları - 2

Kategori: Deneme

Bazı zamanlar İstanbul dışındayken başıma gelirdi, yazın Ankara’ya geldiğimde de çok sık oldu; oturuyor olduğum yeri İstanbul’daki bir yere (bir sokağa, bir geçide, bir duvara) benzetip, oradaymış gibi hissediyorum. Zaten şehirleri yahut sokakları daha önce gördüğüm şehirlere ya da sokaklara benzetmekle malul bir zihnim var. Ece Ayhan okuduğum, hatta hayatın büyük bir kısmını, anlayamadığım Ece Ayhan kavramlarıyla karşılamaya çalıştığım zamanlarda günlüğüme sık sık “çıfıt çarşısı” yazardım, yine Ece Ayhan’dan alıntılayarak kullandığım “zihin” için. TDK “zihin” kelimesine, “Canlının duygu ve davranışlar dışındaki ruhsal süreç ve etkinliklerinin bütünü.” diyor. “Davranış” kısmından bağımsız bir biçimde diyorum şimdi ben bunu; gittiğim her yeri bir başka yere, havsalamdaki bir eski görüntüye benzettim ve bundan neredeyse sapıkça bir haz duydum. Ankara’yı İstanbul’a benzetmek, bu “zihin sürçmesi”ni yaşamak gibi sanırım. En iyi de bu kelimeyle karşılanabilir: “sapıkça”.

Çok zaman oldu. Aradan yıllar geçmiş gibi geliyor şimdi düşününce. Mesela Kadıköy diye bir yer hiç oldu mu, olduysa dahi ben orada hiç yaşadım mı?

07 Mar

Ankara Notları - 1

Kategori: Deneme

Yazın ilk geldiğimde, en çok kütüphanesine şaşırmıştım okulun. “Doğu Kampus” dedikleri yerde, derse erken ve yanlış gitmişken, hayatımda ilk defa bir gecemi yurt odasında geçirmişken (90. yurt, hiç mektup almadığım), üstelik bazı şehirlerin henüz çok acemisiyken gördüm kütüphaneyi. Çok övdükleri kütüphaneyi ilkin Doğu’daki sandım, sonradan anladım, “Merkez Kampus”te imiş asıl kütüphane. Gittim, tabii ki şiirleri buldum hemen, Asaf Halet’in bir kitabını aldım, içine baktım ve gördüm; Hüseyin Cöntürk’ün armağan ettiği kitaplardan biri bu, üstelik Cöntürk’ün elyazısıyla notlar var kitabın içinde. O gün dedim, “Kurtarırsa bu kütüphane kurtaracak beni, bu şehirde,” Hâlâ kurtarmasını, onu bekliyorum, Kızıltepe’deki odamda bekliyor olduğum gibi, -muşçasına.

Hayattaki imtihanımın doğumdan başladığını bana kanıtlayan doğum günümde, 12 Eylül’de, Fatih Ekspresi ve yemekli vagon: “Beş yıllık memleket”ten, onun Haydarpaşa’sından, Süleyman tarafından uğurlanmışım;

04 Mar

Untitled Requiem

Kategori: Deneme

1.

Oldum bittim kitap olarak basılmış günlük ve mektupları çok önemsedim. Bu listenin başında elbette Atay'ın Günlük'ü durur, o bile başlı başına -zaten- bir yazıya meseledir, geçeyim şimdilik. Fikret Ürgüp ismineyse, Selim İleri'nin "nostalji batağı"na bulaşmamış nadir yazılarından birinde denk gelmiştim ilk olarak, Varlık'ta. Orada daha çok Van isimli öykü kitabından söz etmişti Selim İleri, hatırlayabildiğim kadarıyla. Günlüğünü sonradan gördüm, tam adıyla "Dosdoğru Günlük"ünü. İsmiyle içi bu kadar örtüşen az kitap vardır, sapsahi bir isimdir "dosdoğru". "Roman gibi" bir hayatı olan yazar, ressam, ruh hekimi olan Ürgüp'ün alenen yaşadıklarıdır yazılanlar, olanca çıplaklığıyla. Oldum bittim diye girmiştim yazıya; eğer "olmuş" bir şeyden söz edeceksem, Ürgüp'ün başıbozukluğuna hep özenmişimdir yazıda. Ayrıntıları "da" atlamamak konusundaki özeni ve cesaretine gıpta ediliyor burada(n), hep. Açık bir valizin üzerinde duruyor şimdi kitap, altında Zarifoğlu özel sayısı, onun da altında Cöntürk. Bir evde.
Ankara.

20 Jan

Benim Delilerim

Kategori: Hayata Dair

“Merkez”in mükemmel bir tasarımı olarak inşa edilmiş “taşra”ya dair söylenecek her şey, eninde sonunda gidip yine merkezin lehçesinden söz alır, oraya ulanır. Bu eylem, taşradakilerin talihi yahut talihsizliği olarak da okunabilir. Çünkü, merkezden uzak olmak, bu, sınırlarını merkezin belirlediği bir uzaklık da olsa, “kriz” anları için birebirdir. Kriz, travma, çelişki ve sair detaylar, çok söylenmiş olduğu üzere “yaratma” edimini besleyen en önemli şeyler olmalıdır. Örnek çok, bu yüzden teferruata girmeye lüzum da yok. Ak pak sefir kızlarının şiirleri ancak müsamere tadı verir, şiirlerinin altına adresini [genelde “Beyoğlu”dur bu], saatini, dakikasını yazanların metinleri “bir yere kadar” beğenilir, Nişantaşı’nda kebapçı açanların “duygulu şey”leri büyük fotoğraflar eşliğinde servis edilir. Onların da söz ettikleri krizler vardır, doğrudur ama herkesin travması bir midir? Zira, “kriz”in, “travma”nın da boyutları var. Taşralıların krizi, merkezden söz alanlarınkini her zaman döver. Bundan sebeptir ki, merkezde deli azdır. Varsa bile evlerin içindedir, hastanelerdedir, tedavi ile yan yanadır. Oysa taşrada, kasabada, ilçede, kazada, nahiyede deliler sokaktadır. Sokağındır deliler.

29 Oct

İnciraltı İçin Ağıt

Kategori: Hayata Dair

İstanbul’un Küçükçekmece’sinde, Çekmece Gölü’nün üzerindeki köprüden içeri doğru girildiğinde, karşılaşılan sokaklardan birinde, deniz artık sırt tarafında kalmışken, sağ tarafta bir çay bahçesi vardı. Şaban Abi işletirdi orayı. Heybetli, gençliğinde şiir yazdığını söyleyen (bunu biraz kısık sesle söylemişti hatta) bir adamdı Şaban Abi. Çok güzel turşular, gözlemeler, çaylar satan bir adamdı Şaban Abi, İnciraltı’nda. Ve sahiden büyük bir incir ağacının altındaydı İnciraltı. Bahçeydi, çay bahçesiydi. Şaban Abi vardı içinde. Gazete okuyan orta yaşlı insanlar, oradan geçerken tesadüfen bahçeye girmiş insanlar vardı, bazen de biz vardık. Biz; Kayhan ve ben. Kayhan bir şiirinde geçirmişti adını İnciraltı’nın, Şaban Abi’nin. Ben ise acemi denemelerden birinin içinde. Kayhan o şiiri yayımlamıştı diye kalmış aklımda, bir gençlik hevesimiz olan Kültürel’de. Ben o denemeyi yayımladım mı, hiç hatırlamıyorum. Denemenin kendisi yok elimin altında şimdi. Kim bilir nerede, hangi kâğıtların içinde şimdi.

28 Jun

İçimden Semtler Geçiyor

Başak Abla ve Bahar Abla’ya
Süleyman Sertkaya’ya
Ahmet Anık’a

Başka bir yazıda söylemiştim, “toplulukların karşısına” şiir yahut yazı ile çıkacağım önceden, benim kararım beklenmeden verilmiş gibiydi çocukluğumda ve ilkgençliğimde. İlkokul dörtte öğretmenimiz için düzenlenen veda partisinde “püfür püfür” kısmını hatırladığım o şiiri okumak mesela, ortaokulda ve özellikle lisede henüz şiir miir yazmamışken adımın bir şekilde “şair”e çıkmış olması, kompozisyon ödevlerinde ve yazılılarında kendimi sorumlu hissetmem… Bütün bunlara ben karar vermemiştim aslında, bir şekilde böyle gelişti ve ben de “tamam” demiş bulundum sanırım. Birçok başka (ve önemli) etkiyle beraber kendimi üniversitede buldum; İstanbul’da Türk Dili ve Edebiyatı okuyan biriydim artık. Hiç unutmuyorum elbette; lisans birinci sınıftayız, Fundagül Apak isimli bir hocamız var, “Okuma Yazma Atölyesi” isimli derste enteresan şeyler deniyor. Bir gün elinde teyple geldi, hiçbir şey söylemeden bir şarkı dinletti, ardından bir yazı okudu.

17 Feb

Doğduğum Yer - Kızıltepe - O Bahçeden Söz Etmekten Korkma

vicdan azabı rolünde yaşamak niyetindeyim,
kendimden bahsettiğime bakmayın,
asıl mesele sizsiniz

Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar

Bu yazıyı günlerdir düşünüyorum. Aynısı, yıllar önce okul dergisi çıkarmaya niyet ettiğimiz heyecanlı zamanlarda “şair dosyası” yaparken de başıma gelmişti. “Cemal Süreya Dosyası” yapılacaktı, ben büyük bir heyecanla hemen kabul etmiştim, ardından aynen bu yazıdakine benzer sıkıntı gelip kurulmuştu orta yere. Oranın girişinde de böyle bayat kullanımlar var mıydı, hatırlamıyorum şimdi. O dergiden söz ederken “yıllar önce” demek de garip ya, neyse. Dosyayı bir çırpıda yazabileceğimi düşünüyordum, hiç zorlanmayacağımı. Ama tabii ki öyle olmadı, ben günlerce çırpındım yazabilmek için, evde bir kitap yığını içinde dönüp durdum, en sonunda yine şimdikine benzer bir “yazamama”dan söz etmiştim giriş kısmı olarak. Orada İlhan Berk kurtarmıştı beni, El Yazılarına Vuruyor Güneş’te Nietzsche’nin yazma biçiminden söz ediyordu, “parça parça yazmak”. Ben de öyle yapmıştım, ilk olarak da Maliye Bakanlığı yıllarıyla başlamıştım yanılmıyorsam.