Ankara Notları - 1

Ankara Notları - 1

Osman Mazlum - Aralık 30th, 2007

Yazın ilk geldiğimde, en çok kütüphanesine şaşırmıştım okulun. “Doğu Kampus” dedikleri yerde, derse erken ve yanlış gitmişken, hayatımda ilk defa bir gecemi yurt odasında geçirmişken (90. yurt, hiç mektup almadığım), üstelik bazı şehirlerin henüz çok acemisiyken gördüm kütüphaneyi. Çok övdükleri kütüphaneyi ilkin Doğu’daki sandım, sonradan anladım, “Merkez Kampus”te imiş asıl kütüphane. Gittim, tabii ki şiirleri buldum hemen, Asaf Halet’in bir kitabını aldım, içine baktım ve gördüm; Hüseyin Cöntürk’ün armağan ettiği kitaplardan biri bu, üstelik Cöntürk’ün elyazısıyla notlar var kitabın içinde. O gün dedim, “Kurtarırsa bu kütüphane kurtaracak beni, bu şehirde,” Hâlâ kurtarmasını, onu bekliyorum, Kızıltepe’deki odamda bekliyor olduğum gibi, -muşçasına.
Hayattaki imtihanımın doğumdan başladığını bana kanıtlayan doğum günümde, 12 Eylül’de, Fatih Ekspresi ve yemekli vagon: “Beş yıllık memleket”ten, onun Haydarpaşa’sından, Süleyman tarafından uğurlanmışım; doğum günüm, yola çıkıyorum, üstelik sırf “yol” için, yolun kendisi için. Akif Kurtuluş okumayı seçiyorum yolda, “onların” (“Büyük Ekspres Kuşağı”nın) Ankara’sına huruç ederken. Trene bindikten sonra bavulu yerleştiriyorum ve yemekli vagona yollanıyorum, hemen. İki kişiler, ben onların karşısında oturmak durumunda kalıyorum, sonradan dayı-yeğen oldukları öğrenilecek, ardından biri daha geldi benim yanıma oturuyor. Onun da öğretmen olduğu, “78’li” olduğu, Ankara’dan Almanya’ya gideceği öğrenilecek; güzel türkü söylediği de. O vagonda, o gün hiç tanımadığım yirmi kadar insan benim doğum günümü kutluyoruz, türkü söyleyerek. Aralarından biri kalkıp çikolata getiriyor çantasından “Kusura bakma, bi’ bu vardı” diyor, türkü söylüyoruz. Arkada masadakiler şarap düşürüyor, türkü söylüyoruz. Dayı-yeğen slogan atıyor, türkü söylüyoruz. İnmeye yakın, garson eğiliyor kulağıma “Bu trende sık olur böyle şeyler, Ufuk Uras’ı da biz götürdük Ankara’ya vekil seçildiğinde, ama böylesini ben hiç görmemiştim” diyor; biz gene türkü söylüyoruz, usanmadan.

yavri yavri hûma kuşu yükseklerden seslenir
Tren gara yanaşıyor, iniyoruz birer birer.
Gelirken de biliyordum aslında, söylemişlerdi ama benim aklımdan tamamen çıkmış; yeni adres “15. Yurt”. Hemen yerleşmedim, birkaç gün sonra yurtlar müdürlüğüne gittim, oda numaramı söylediler, aynı gece de eşyaları yerleştirdim; kitaplar, bilgisayar ve elbiseler. Odaya ilk girdiğimde güneş batıyordu, odanın içi güneş ışığıyla doluydu ve kuş sesleri geliyordu. Akşam üstüydü, çağrışacak çok şey vardı. Ama ben ilk gün sadece tek bir dize söyledim içimden, ara ara dışımdan da;
karşıdan karşıya geçerken / eli bırakılan çocuklardık
“Yanlış kardeşim” Zafer, Zafer Ekin Karabay’ın bu yurdun bir zamanlarki mukimlerinden olduğunu biliyordum gelmeden evvel. Üstelik çok sonradan öğrenecektim, gitmeden önce en son bu yurtta birini aramış. Bir gece, rezil Ankara ayazının altında yürürken söyledi o arkadaş, hiç sormadım o telefonda ne konuştunuz diye.

Bir gece, bir evde, biri ağır ağır kalktı oturduğu yerden, kâse gibi bir şeyi aldı, getirdi (asla yalpalamıyordu), içindeki tespih tanelerini gösterdi, başını öte yana çevirdi (hepimiz “güle hayret ediyormuş gibi yap” dizesinden haberdar olmalıydık) ve söyledi; “Zafer’in elinden kaymıştı bu tespih ve ipi, yerden toplamaya çalışmıştık, anca bu kadarını bulabilmiştik.” Dünya ayaklarımın altından kayıyordu benim de bazen.

Dolaba Baudelaire’in fotoğrafını astım, bir ödevden keserek. Yanlışlıkla altı tane çıktı aldığım bir ödevden kestim, ödevin Heybeliada kokması, “şairânelik”ten değildi, bizzat Heybeli’den geliyordu, ben de Beyoğlu’na gönderecektim o ödev üzerine düşüncelerimi. O ödevden bir de bu kaldı, odaya. Bunları yazarken sağımdan Baudelaire bakıyor, onun altında “Büyük Ev Ablukada”, ekranın etrafına iliştirilmiş çeşitli notlar; “Yedi Askı Şairleri”, “Sihr-i Halâl”, “revak” vs.

Arkadaş Zekâi’nin “o” şiirinin şarkısı; “alnını dağ ateşiyle ısıtan / yüzünü kanla yıkayan dostum / senin dudağında gülümseyen bordo gül / benim kalbimi harmanlayan isyan olsun”. Sesi duyduğum hoparlörün hemen solunda İstanbul’dan (o çok özlenen “memleket”) alınmış bir lamba. O lambanın ucuna asılmış bir tespih; ipleri duran. Duran ipleri, kopmamış henüz. Burada, Ankara’da, on beşinci yurdun bir odasında. Bir tespih.
Dünya ayağımın altından kayıyor bazen.

Yeni yorum gönder
Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.