Kullanıcı girişi
Gezinti
Kimler Burada
İçimden Semtler Geçiyor
Said Aydın - Cts, 28/06/2008 - 16:53
“Süleyman Sertkaya'ya
Başak Abla ve Bahar Abla'ya
Ahmet Anık'a”
Başka bir yazıda söylemiştim, “toplulukların karşısına” şiir yahut yazı ile çıkacağım önceden, benim kararım beklenmeden verilmiş gibiydi çocukluğumda ve ilkgençliğimde. İlkokul dörtte öğretmenimiz için düzenlenen veda partisinde “püfür püfür” kısmını hatırladığım o şiiri okumak mesela, ortaokulda ve özellikle lisede henüz şiir miir yazmamışken adımın bir şekilde “şair”e çıkmış olması, kompozisyon ödevlerinde ve yazılılarında kendimi sorumlu hissetmem… Bütün bunlara ben karar vermemiştim aslında, bir şekilde böyle gelişti ve ben de “tamam” demiş bulundum sanırım. Birçok başka (ve önemli) etkiyle beraber kendimi üniversitede buldum; İstanbul’da Türk Dili ve Edebiyatı okuyan biriydim artık. Hiç unutmuyorum elbette; lisans birinci sınıftayız, Fundagül Apak isimli bir hocamız var, “Okuma Yazma Atölyesi” isimli derste enteresan şeyler deniyor. Bir gün elinde teyple geldi, hiçbir şey söylemeden bir şarkı dinletti, ardından bir yazı okudu. Sonradan öğrenecektik, şarkı George Michael’in bir şarkısıydı, “Karşının Işıkları” ismindeki İstanbul yazısı da Murathan Mungan’ın bir yazısıydı. Ardından hoca “Paris güzel bir kadın gibidir, her dilde ilân-ı aşk eder.” cümlesini söyledi. Ödev şuydu; bu şarkı, bu yazı ve bu sözün bizdeki çağrışımlarını evde müzik dinleyerek (ve bu müziği yahut şarkıları yazının içinde geçirerek) “çalakalem” bir metin oluşturacaktık. Avcılar otobüsünde, İstanbul’daki ilk evime dönerken, aklımda bir tek bu yazı vardı. Kararım “şehirler” yazısı yazmaktı; “içimden geçen şehirler” yazısı. “İçimden şehirler geçiyor”, Feridun Düzağaç’ın bir şarkısının adıydı ama ben müzik olarak onu dinlemeyecektim yazıyı yazarken. Gece herkes uyuduktan sonra salona geçip, küçük teybe “Minyatürler”i koymuştum; Cihat Aşkın ve Mehru Ensari’den en çok “Ayrılık”ı dinlediğim şimdi çok net aklımda o yazıyı yazarken. İsmi “İçimden Şehirler Geçiyor” olan, müziği “Minyatürler” olan ve şehirleri Kızıltepe, Diyarbakır, Antakya ve İstanbul olan o yazının sınıfta Fundagül Hoca tarafından okunması, küçük bir sessizliğin ardından sınıftakilerin alkışlaması, o günkü Kızıltepe yolculuğunun valizlerinin düşmemesi için sürekli olarak onları kollayan ben için büyük bir sürpriz olmuştu ve elbet büyük bir sevinç.
Yıllar geçti, içimden şehirlerle birlikte bazı “semtler” de geçti.
Sözünü edeceğim üç semtin fonetik bir ortaklığı var; “ata” ile başlıyorlar nedense: Ataköy, Atakent, Ataevler. İstanbul’un iki yakasını iki ayrı şehir olarak sayma eğilimindeyim, bu yüzden üç “şehir”den ses veriyor diye düşünüyorum bu semtler; ilki Avrupa, ikincisi Anadolu yakasından, üçüncüsü de Bursa’dan. Üçünde de “ev”lerim oldu benim, üçünde “kapı”larım. Annem güvendiği bir evden söz ederken “O bizim kapımız sayılır.” der, bana da sirayet etmiş bir kullanım bu, dahası bir duygu. Yakın bir arkadaşım eve çıktığı zaman “Bir kapımız oldu.” diyorum ya da benim taşınmamı tebrik eden arkadaşlarıma “Artık bir kapınız daha var.” diyorum ben de. Bu üç semt için diyebilirim ki, “üç kapım” oldular benim. İçindeki “insan”larla, kapı kollarına bile merhametle dokunan “insan”larla dolu zarif “kapı”lardır içimden geçen bu semtler. Hep olsunlar umarım.
Ataköy’deki “kapı”nın ardı her daim “sıcak”tır. Eve adımımı attığım anda yüzüme çarpan koku leylak kokusundan başka bir şey değildir. Buradaki leylak kokusu mecaz değil asla. Pencerenin kenarına dizilmiş çiçeklerin adı neyse ne, benim için leylaktır o çiçekler ve kapı açıldığı anda o koku çarpacaktır yüzüme. Bu bilgi daha ilk başta iyi edicidir. Kapıyı ya Başak Abla ya Bahar Abla açacaktır. Bu iki arkadaş kardeşin benim de arkadaşım olduğunu bilmek, evet en hafif tabirle mutluluk vericidir. Mutfakta halamın yaptığı yemeğin kokusu süt kokusu gibidir. Sütten kesilmiş bebeğin ağzı gibi belki. İçeride bir de “pısmam” vardır, -ki o başka bir yazının kokusu olmalıdır. Başak ve Bahar Abla, bu iki arkadaş kardeş, kapının kolunu bile merhametle tutarlar, evet. Gözlerinin içinin gülmesi de yazının mecazı değildir. Sahiden gözlerinin içi güler. Belki de leylak vardır gözlerinde, kim bilir? Hep olsunlar umarım: kapıleylakgözler.
Atakent’teki “kapı” üzerine çok uzun konuşmak mümkün ama bu sefer kısa keseceğim. O eve ben Kadıköy’den, bir meşum sokaktan taşındıydım. Taşındığım vakit “tebdili mekânda ferahlık vardır” diye bir yazıyı sabaha karşı yazdıydım. Terliyordum yazıyı yazarken, Süleyman uyuyordu. İstanbul’daki dördüncü (ve son) evim olacaktı o ev, o kapı. Her şey kötüydü taşındığımda, değildiyse bile uyduruyorum şimdi, öyle olmasını istiyorum belki “mizansen” için. Ama Süleyman’a sorsam şimdi, o doğrusunu söyler bana. Süleyman her daim doğruyu söyleyendir benim için. Süleyman, kardeş iki Süleyman’ın büyüğüdür. “Gizli yokuş”un “sinsi depresyon” zamanlarının yürüyüşleri Atakent’e dairdir sadece. Ötesi vardı, sonrası da hep olacaktır. O “kapı”yla ilgili en net şey, aylak koca bir sene ve bu aylaklıkla şahane bir biçimde dalga geçmiş olmamızdır. Süleyman’la. İki kardeşten büyüğü olan “muhteşem Süleyman”la.
Niye bilmiyorum, Bursa üzerine hiçbir şey yazmadım. Bursa’dansa Mudanya üzerine yazmayı ve düşünmeyi yeğledim sanırım. Oysa Ataevler denen o semtte bir “kapı”m oldu; Ahmet’in, ortaokul basket arkadaşım Ahmet Anık’ın “kapı”sı. Lisans ikinci sınıfın haziran ayında gidecektim Bursa’ya ilk olarak, aklıma Ahmet gelmişti. Çok olmuştu konuşmayalı, görüşmeyeli. Telefonunu bile birinden almış olmalıyım. Hemen araya hiç zaman girmemiş gibi konuşmuştuk Ahmet’le, sımsıcak, dostça. Hemen beklediğini söylemişti. Bursa’ya gittiğim ilk gündü sanırım, Tophane’ye götürmüştü beni (sonradan daha çok gideceğim bir yer olacaktı burası, kitapçısıyla). “Hukukçular” gibi bir şeydi adı, bir lokal olmalı. Bursa’ya tepeden bakan bir terasta oturup bira içmiştik. Tatlı tatlı sohbet ettiğimiz çok net aklımda. Sanki en çok arkadaşlarımızdan ve müzikten konuşmuştuk. Sonra kalkıp Ataevler’e, Şehreküstü diye bir isme şaşırmayı da ihmal etmeyerek, gitmiştik. O “kapı”ya. Sonra birkaç defa daha o kapıyı açtı Ahmet, büyük bir zarafetle, evet. O evden en çok şekerli bir koku kaldı bende. Müziğe benzer bir koku. Sarı renkli.
Alkışlanan o yazıyı nasıl bitirdiğim şimdi de aklımda aslında. Ona benzer bir bitiriş yapmak niyetindeydim ama vazgeçtim. Bu kadar “aynı”lık yeter: “Ayrılık” çalıyor Cihat Aşkın ve Mehru Ensari’den, içinde bulunduğum evdeki herkes uyudu ve ben bunu yine bir salondan yazıyorum, aynen Avcılar’daki gibi iki büklüm. Her şey aynı zaten. Aslında ben yazmıyorum, okuyorum. İçimden okuyorum ama. Dudağımı oynatmadan.
Anket
En Çok Okunanlar
- Manifesto (253)
- Tarihin Karadeliği: İntihar (191)
- Karası Çalınan (183)
- Şiir Yazmak Savaşmaktır (178)
- İçimden Semtler Geçiyor (173)

Yeni yorum gönder