Doğduğum Yer - Silvan - Kan Kent
Mesud Ata - Şubat 11th, 2008
“ve fakat Silvan diyemem, ağlarım;
çocukluğumun başkenti!”
Sönmüş bir volkanın dibinden koparılıp getirildiğim; toprağına, çamuruna, kanına bulandığım... Zarifoğlu'nun benim asla hatırlayamayacağım yaşlı anılardan birinde dibinde olduğu, tasvir ettiği evin penceresinin arkasında, yazları serin toprak evlerden birindeyim. Işık girdiğini hatırlamadığım, önüne duvar örülmüş bir pencere var. Pencere, ışığı emmek vazifesini bir kitap rafı olmakla takas etmiş bir oyuk. İçinde dedemin tütünü, bir de okunmayan bir Kur'an ve tesbih etmeyen bir tespih. Çocukların yer çekimine meydan okuyabildiği bir zemin. Damlarında misket oynanan bir avlular, küçeler. Bir “ah” sesinin bir başka toprak evde yankılandığı; "mahremiyet" denilen şeye yabancı insanların ortak yaşam alanı.
Kandan şehir Silvan. Kan, evet; kanla kardeş olmuş bir kent. "Martyropolis" demişler adına; şehitler şehri… Kente adını veren Hıristiyan din şehitlerinin ve ardından başka başka medeniyetlerin üzerine örtülen topraklar... Adı değişen tanrılar uğruna, kanlarının rengi uğruna kanları dökülenlerin makberi. Kocaman bir anıt, bekçiliğini kimsenin yapmaya cesaret edemediği, üzerinde anaların doğurduğu devasa bir kabristan. “Sıla-i Rahim” derdi babam sık sık; doğduğun yer rahimdir çünkü. Rahimdeymişçesine kıvrıldığın, başını koyduğun yer; bir diz belki...
Efsunlu masalların anlatıldığı, bir sobanın etrafında dizine yaslandığım tarih. Tandır ekmeği doğranmış, ana yemek öncesi içilen değil “yenilen” bir mercimek çorbası sonrası yorgunluğuna, karın şişliğine tekerlemeler yuvarlayan, saçlarına aklar düşmüş çocukluğum. Kocaman bir keşke… Keşke asla yaş’landığını görmeyeydik, dediğim çocukluğumuz. Ki keşke hiçbirimiz bu büyülenmiş çağla büyümeseydik. Keşke hala “o”nun dizinde -artık hepsi yalanlaşmış masallara inat- gerçek masallar dinleyebilseydik (Ah/ax Zembilfroş!) Keşke hala o avluda, yer çekimine meydan okuyan çocuklar olabilsek. Keşke “hadi artık vatanımıza dönelim” diyen -ve her seferinde anneanneyi ağlatan- Aram’ın taş plaktan çağrı yapan sesi geç kalmamış olsaydı. Erivan Radyosu’nun sesi Aram, İsa’nın konuştuğu dil imiş. Artık dönelim, dediği vatan ise ne zamandır İsa’yla birlikte çarmıha gerili.
…ve kanımızdaki zehir:
Ax...
Bütün tarih bu iki harfe gömülü…
***
Artık vatanımıza dönelim, diyen adam
“vatan haini” diye yaftalanıyorsa şayet
ömrün üzerinde kızıl lekeli sararmış danteller
ve annenin saçlarındaki toz
yanıyordur
terkedilmiş
anılarla dolu bir konak,
bir avlu ve bir mirasla
Artık vatanımıza dönelim, diyen adam
öldü artık, nicedir kimse anmıyor adını
ne zaman duyulsa sesi -asla sahip olamadığımız plaktan-
hortlak görmüş gibi oluyor herkes,
ölümden bahsetmekten korkar olduk
korkar olduk adını anmaktan vatan diyen adamın



