Outlaw: Keşke Film Yapmak Bu Kadar Zor Olmasaydı

Outlaw: Keşke Film Yapmak Bu Kadar Zor Olmasaydı

Fatih Mutlu - Ekim 31st, 2007

Sean Bean'i tanırız, severiz, Boromir'den bu yana takibe aldığımızı söylesek ayıp olmaz kendisini. Yalnız hep yan -ve kötü- rollerdedir. İlkin Equilibrium filminde başrol oynadığını gördüğümde film bir kat daha yücelmişti gözümde. Sonra Silent Hill geldi [iyi de etti.] Tam Sean Bean hakkında bunları kafamızda dolandırırken Outlaw geldi. İddialı sloganı, artistik afişi ve Sean Bean'in başrol oluşuyla hemencecik ilgimizi çektiğini itiraf edelim.
Malum, normalde filmler için oyunculardan yola çıkarak pek yazmayız. Ancak Outlaw'ın yönetmeni Nick Love genç -ve filmografisine bakılırsa- tecrübesiz bir yönetmen. Hal böyle olunca ilk bakışta filme olan itimadımızı oyunculardan almakta bir beis görmedik.
Başlayalım.
İşgaldeki Irak'tan memleketine dönen İngiliz asker Danny Bryant, meşhur Körfez Sendromunun bir benzerinden muzdarip, kafayı az çok sıyırmış, hastalıklı bir tiptir. Döner dönmez gördüğü ilk şey karısının kendisinden vazgeçtiğidir. Yerleştiği otelde Irak'ta savaşmamasına rağmen en az Danny kadar kaçık bir güvenlik elemanıyla karşılaşır. Bu arada kentin bir diğer ucunda da avukat Cedric Munroe, uyuşturucu tacirleriyle olan mücadelesinde başarıya ulaşmak üzereyken tehditler almaya başlar. Aynı anda, sokak ortasında durduk yere bir kamyon dayak yiyen müstakbel damat Gene Dekker aynı kanunsuz sistemin kurbanı oluvermiştir. Nihayet, Bryant'ın tanıdığı Sandy Mardell adlı genç ve arızalı gencin başına gelenler de hukuk önünde karşılık bulamayınca Outlaw Ekibi şekillenmiş olur: Bryant, Hillier, Munroe, Deker, Mardell. Hepsi de sistemin hukuksuzluğundan şikâyetçi, hepsi de kanunsuzluğun günden güne meşruiyet kazandığı bir toplumda kanunlu. Bu beşli kafa kafaya verip "kendi çaplarında" kanunsuzlukta karar kılarlar ve olaylar gelişir.
Film birkaç noktaya değiniyor: Kanunların, hukukun üstünde yer almaya başlaması, adalete itimadın dibe vurması, 11 Eylül patentli dinmek bilmeyen ırkçılık propagandası; son olarak, bunlara bağlı şekilde sokakların potansiyel katil, potansiyel tecavüzcü, potansiyel hırsız, potansiyel Hitler [Sarkozy mi deseydik?], potansiyel hâkim, savcı, avukat, infaz memurundan geçilmemesi... Tahmin edileceği üzere problem somut herhangi bir makama değil de vicdanlara dilekçe vererek halledilmeye çalışılır.
Tema tanıdık: "Namussuz sistemle kanunsuz mücadele". Bunu diyince aklımıza iki ayrı başyapıt geliyor: Dövüş Kulübü [Fight Club - 1999] ve Şehrin Azizleri [The Boondock Saints - 1999]. Birincisinde sistemin iktisadi [üst] tabakası, ikincisinde sokağa akseden [alt] boyutu irdeleniyordu. Outlaw'ın -başarısızlığı demeyelim de- talihsizliği, Dövüş Kulübü ve Şehrin Azizleri gibi iki başyapıtla aynı temaya farklı bir açıdan bakmaya çalışması. Üstüne bir de filmin düşük bütçesi eklendiğinde "keşke film yapmak bu kadar zor olmasaydı" demekten başka bir şey kalmıyor elimizde. Çünkü film bu büyük iddia için yeteri kadar "büyük" bir senaryo sunamıyor. "Küçük bir film" olarak yâd ediliyor. Olayların çok hızlı gelişimi, çok sınırlı mekân kullanımı, yer yer cevaplanmaktan kaçınılan sorular... Filmi "düşük bütçeli ama başarılı bir film" adayı olması gerekirken "iyi niyetli fakat yetersiz bir film" haline getiriyor. Belki senaryoya birkaç dokunuş daha yapılsa, mesela iki üç yan karakter daha ilave edilse, herkese malum olan final için daha çarpıcı bir "düğüm" bölümü hazırlanabilse "küçük"lükten "yeterli"liğe büyük bir adım atabilirdi. Bu söylediklerimiz öyle illa parayla olacak şeyler değil her biri 3'er dakika görünecek 3 oyuncuyla anlaşmak pek de zor olmasa gerek.
Hülasa;
Outlaw güzel şeyler söylemeye çalışıyor, ama sesi terbiye edilmediğinden dolayı ilk çığlıkta ses telleri ciddi hasar görüyor. Yine de izleyin.

Yeni yorum gönder
Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.