Doğduğum Yer – Akşehir – Sultan Dağları Kadar Yeşil

Uzun bir yolculuğun son durağındayım. Gözlerimi dünyaya açtığım yer, Konya’nın en yeşil vadisi. Bir ucunda Sultan Dağı, bir ucunda Akşehir Gölü. İki ufkumda iki farklı tablo: Yeşil dağ ve mavi göl.

Bir çırpıda soluyuverdiğiniz şehrin sakini olmak bir o kadar kolay ve bir o kadar zor. Hoca Nasrettin’in “dünyanın ortası burasıdır” dediği toprak parçasındasınız en nihayetinde. Muzip bir iddia olsa da, bilinç altınızda bir yerlerde hep bu fikir dolaşıyor. Farkında olmasanız da, sizi bir irtifaya çıkarıyor. Hele şehir öyle bir yerde duruyor ki; biraz Ege dolu oluyorsunuz, biraz İç Anadolu ve biraz da Akdeniz. Şöyle kendinizi sıksanız, dünyanın dört bir tarafına parça parça dağılacağınız hissi uyanıyor damarlarınızda. Açıkçası bu durum çocukken de işime geliyordu, şimdi de… Belki büyük dedelerimin Kırım’dan göçmesi buna sebeptir. Ruhumda bir parça Karadeniz kalmıştır belki. Ruhumda bir parça hırçın dalgalar kalmıştır… O yüzden bazen ısrarla yerimde durmak isterken koşmak geliyordur içimden. Ve ısrarla koşmak isterken bağdaş kurup oturmak...

Biz küçük adımlarımızı devasa dağlara doğru atarak büyüdük. Karşımızda hep o müthiş tablo vardı: Sultan Dağları… Sultan Dağlarının arasında beliriveren gri renkli sis tabakası… Sis tabakasının rüzgardan gömleğini giyinerek tenimize değmesi… Suretimizde ortaya çıkan ve hemen kaybolan yalancı bir üşüme hissi…

Ben Akşehir’i çocukluk düşlerimle hatırlarım hep. Arkadaşlarla koşmak, oynamak da bir bakıma hatırlanası bir şeydir fakat, arkadaşlarım beni bırakır, düşlerim bırakmaz… bırakmadı da…

Akşehir’i ne zaman yadetsem, aklıma İmaret Hasan Paşa Camii gelir. Camii’nin bahçesindeki boyaları dökülmüş kahverengi banklarda geçirdiğim akşam vakitlerini düşünürüm. Annemle evde bozuştuğumuzda ruhumu dinledirdiğim, içimdeki öfkeyi atabildiğim tek yerdi o avlu. Benim orada olduğumu annem dahil evdekiler de bilirlerdi. Orada olduğumu ve gece geç saatte usulca eve geri döneceğimi…
Çarşının merkezindeki İplikçi Camii de unutulmaz elbet. Ramazan’da Emin Hoca'nın vaazını dinlemek için kışta kıyamette şehrin bir ucundan diğer ucuna yürüdüğüm günleri unutamam... hele Camii’den her dönüşümde bir kase satın alıp eve varana dek temizlediğim kavrulmuş fıstıkları...

Akşehir’den konuşulur da, Nasrettin Hoca’dan bahsedilmez mi hiç. Çocukluk arkadaşlarım fıkralarıyla hatırlasalar da, benim için Nasrettin Hoca; alim, dünyaya kalp gözünden bakabilen, eşeğinin nal seslerini hala Akşehir sokaklarında duyduğum tarife sığmaz bir veliydi. Küçük aklımla böyle düşündüğüm için kendimi ayrıcalıklı hissettiğim bile olurdu; hatta festival adı altında Nasrettin Hoca’nın kemiklerinin sızladığını düşünerek küçücük avuçlarımı çatlayana dek sıktığım…
Sonra bir türlü anlam veremediğim Nasrettin Hoca heykeli. Fıkraya dönen bir belediyecilik anlayışının mahsülü olarak Nasrettin Hoca heykelinin bir yıl eşeğe ters bindirilip ertesi yıl düz bindirilmesi.

Akşehir’den sonra hayatıma irili ufaklı şehirler girdi: Karaman, İstanbul, Konya… Daha nice şehirler beni bekliyor belki de: Kuala Lumpur, Jakarta, Nairobi, Kurtuba… Kimbilir, kaderde şansımı bir kez daha Ak-şehir’imden yana kullanmak da vardır.

Yorumlar

öncelikle teşekkürlerimi sunarım selman kardeşim.ben yıllarımı verdim bu şehre korktum her taşından,suyundan bir gün beni yutacak diye.anlaşılan sen uzun süre kalmamışsın sırf bu yüzden büyülendiğini ve unutamadığını dile getirmişsin ellerine sağlık.
bu şehrin havasından mıdır nedir bu dağlara bir uğrayan bir daha çıkamıyor ben çok denedim ama hep geri döndüm.seviyorum Akşehir'i.gelip görmelisiniz evleri, sokakları,ağaçları,insanları...
son olarak şunu söyleyeyim;dağdan inen yoldan baktığınızda gözleriniz kamaşacak.
Allah'ın rahmeti sizlerle olsun selametle...Dilşad.

Yorum izleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçerek değişiklikleri etkinleştirmek için "Ayarları kaydet"i tıklayınız.