Doğduğum Yer - İnegöl'den Kolayca Çıkma Yolu

Yetişkin olmamanın bütün olanaklarını kullandım İnegöl'ü kolayca terk edebilmek için. Bu kolaylık öyle acı vericiydi ki, bizi İnegöl'den koparan, amcamın büyük, kırmızı kamyonu tozlu sokağımızdan çıkarken son bir kez arkamı dönüp iç geçirerek bakmadım bile. Annem gibi ağlayamıyordum bu ayrılışa. O sırada, yani biz o sokağı ve o mahalleyi ve o şehri terk ederken, kamyonun arkasına iplerle -emaneten- bağlanmış bisikletimin emniyette olup olmadığını düşünüyordum yalnızca.

Hatırlıyordum. Hatırlıyor, ama ağlayamıyordum. İnegöl'ün girişindeki bir tabelada "Mobilya, köfte ve kaplıcalar kenti İnegöl'e hoş geldiniz." yazar. İşte burada sözü geçen mobilya “cenneti”nin kapısının anahtarlarına sahip insanları tanıyordum. Çünkü babamın sanayi içinde, bir cadde kenarında, bir büfeciği vardı. Oraya sık sık giderek bozuk paralarla ve hesap makinasıyla oynardım. Hatta babam zaman zaman, müşteriye para üstü vermeme müsaade ederdi. Canım sıkıldığı zamansa kalkıp caddenin karşısındaki yalakta atlarına su içiren çingeneleri izlerdim. İşte şehrin ortasındaki kocaman sanayi bölgesinde, üzerlerinde dört mevsim atlet, durmaksızın çalışan insanları bu dönemde tanıdım.

Bu insanlar, Sarı İrfan'ın lokantasında çorba içip, ardından dükkân dükkân gezerek İrfan'ın köftelerini metheden görgüsüz Hayri ağabeylerini bile sevimli bulurlardı. Burada hemen hemen hiç kimsenin hiç kimseyle bir alıp veremediği yoktu. İnsanlar sadece iyi bildiği işi yapmaya çalışır ve akşam evine mutlu dönebilmenin hayalini kurarlardı. Tabii babam da öyle. O günlerden geriye sadece babamın büfede dinlediği küçük radyosu kaldı. O günlerde çokça "TRT Ankara Radyosu" diye bağırdığını hatırladığım, bizim için küçük bir anı kutusu...

Yazları, pazar yerlerine gidip gündöndü aşırmak vardı bir de. Yollarının neredeyse tamamı düzlük olan İnegöl’de bisikletle gezmekten sıkıldığımızda, ya da fazla pedal çevirmekten yorulduğumuzda son bir direnç göstererek kendimizi pazar yerlerinden birine atardık. Yakın bir çeşmeye küçücük ellerimizi uzatarak sırayla su içer, sonra bulduğumuz gölgeliklere gelişigüzel yayılırdık. (Her nasılsa yakında bir çeşme her zaman bulunurdu.) Pazar yerindeki hareketliliği çok önemli bir şeyi takip etmeye çalışıyormuş gibi büyük bir ciddiyetle izlerdik. Köylerden ilçeye gelerek ürettiklerini çok makul fiyatlara satan köylüler olurdu. Biz, ilçede büyümekte olan çocuklar olarak onlara daha büyük bir ilgiyle bakardık. Kıyafetleri, tavırları alışageldiğimizin dışındaydı çünkü. İyi ki o günlerde doya doya izlemişiz o pazar yerlerini. Bize gülücükler dağıtarak meyvelerinden ya da gündöndülerinden veren köylü “amca”ları ve “teyze”leri nasıl hatırlardım bu ancak çocukça olabilecek mahareti gösteremeseydim?

Bir yaz sonunda terk etmiştik İnegöl'ü. Bir çocuk için, hele ki İnegöl'de sıradan bir mahallede büyümüş sıradan bir çocuk için, yaz sonu bir doyum noktasıdır. Bu yüzden çocukluğumdan kalma bir eksiklik, onarılamayacak bir eksiklik yüreğimde boşluğunu hâlâ duyurmaktadır. Akşam saatleri birbirlerine karışan yemek kokularıyla ve çocuk gürültüleriyle çalkalanan sokakları ezanın aceleciliği ürkütene dek çocukluğun bu en yüksek özgürlük vadisinde gezinilir. Güz yaklaştığında kerestecilerden, koltukçulardan çıkma çıtalar alınır ve renk renk uçurtmalar yapılır. Şimdi de öyle midir, bilmiyorum. Dünyada korunmakta olan böyle bir köşe olduğu ihtimaline de yarı ümitsizlikle sarılmış bir hâldeyim. Zira İnegöl'den kolayca çıkma yolunun çocukluğumdan kolayca çıkma yolu olduğunu kestirecek güçte olamadım hiç.