Doğduğum Yer - Kızıltepe - O Bahçeden Söz Etmekten Korkma

“vicdan azabı rolünde yaşamak niyetindeyim,
kendimden bahsettiğime bakmayın,
asıl mesele sizsiniz”
Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar

Bu yazıyı günlerdir düşünüyorum. Aynısı, yıllar önce okul dergisi çıkarmaya niyet ettiğimiz heyecanlı zamanlarda “şair dosyası” yaparken de başıma gelmişti. “Cemal Süreya Dosyası” yapılacaktı, ben büyük bir heyecanla hemen kabul etmiştim, ardından aynen bu yazıdakine benzer sıkıntı gelip kurulmuştu orta yere. Oranın girişinde de böyle bayat kullanımlar var mıydı, hatırlamıyorum şimdi. O dergiden söz ederken “yıllar önce” demek de garip ya, neyse. Dosyayı bir çırpıda yazabileceğimi düşünüyordum, hiç zorlanmayacağımı. Ama tabii ki öyle olmadı, ben günlerce çırpındım yazabilmek için, evde bir kitap yığını içinde dönüp durdum, en sonunda yine şimdikine benzer bir “yazamama”dan söz etmiştim giriş kısmı olarak. Orada İlhan Berk kurtarmıştı beni, El Yazılarına Vuruyor Güneş’te Nietzsche’nin yazma biçiminden söz ediyordu, “parça parça yazmak”. Ben de öyle yapmıştım, ilk olarak da Maliye Bakanlığı yıllarıyla başlamıştım yanılmıyorsam. Bu yazıyı da kurtardı mı bilmiyorum ama en azından rahatlattı; “büyüdüğüm yer”den, Kızıltepe’den Ankara’ya, dönüşte dokuz numarada bilmem kaçıncı kez okuduğum Tehlikeli Oyunlar’ın Hikmet’inin yukarıya alıntıladığım sözleri bir kibrit çakımı oldu. Çok yaşamadım aslında henüz, “genç şair” dedikleri yaştayım hatta (gerçi bazıları, antolojilerde bir türlü “genç şair” olmaktan kurtulamıyorlar nedense) ama geçmişim, bilhassa çocukluğum hakkında çok yazdım gibi hissediyorum. Bu yazıya oturamamamın temel sıkıntısı buydu sanırım, yukarıdaki alıntının bu yazı için yol açıcı olması da. Kendimden bahsediyor olduğumdan emin değilim hiç. Ama şimdi, “benim çocukluğumdan gayrı neyim var”a sığınarak yazacağım. Sonunda.
Başlarken kayda ilkin şunu düşmeliyim sanırım; ben “doğduğum yer”i değil, “büyüdüğüm yer”i anlatacağım. Zira, babamın anlatmaktan büyük keyif aldığını sezdiğim bir “zor doğum” hikâyesi sebebiyle Diyarbakır’da doğmuşum ben, “büyüyeceğim yer” olan Kızıltepe’de değil. Doğum tarihim de yine bu zor doğum hikâyesi gibi oldukça talihsiz aslında, ondan uzun uzun söz etmenin gereği yok, içine doğduğum ülkenin talihsizliği olan darbelerden birinin, hatta en sert olanının yıldönümünde doğmuşum, 12 Eylül’de. Diyarbakır’da.
Benim için Kızıltepe, büyüdüğüm o büyük avlulu evdir. “Büyük Ev Ablukada”nın kenarına düştüğüm not “Bu şiiri anlamaktan korkma.” idi, Koçhisar Mahallesi’ndeki o büyük avlulu evi düşünürken de nedense böyle düşünüyorum, “O bahçeden söz etmekten korkma”. Ve o evin arka avlusu. Zeytin ağaçları, benim diktiğim akasya, yazın birçokları gibi evin dışında uyuduğumuz o yataklar (“taht” denir ona nedense), türlü türlü tevatürle hayatımızda büyük yeri olan iki kuyu, ön avluda oynadığımız futbol, silah seslerinden annemin beni yüklüğün önüne çömelerek korumaya çalışması, ilkokul, iki ilkokul öğretmenim, uzak olan ikinci okuluma daha uzun bir yoldan gitmeyi tercihim ve daha birçok şey. Avludaki o iki evi dedemin sattığını öğrendiğim zaman babama telefonda “Dedem çocukluğumu satmış baba.” demiştim. Hiçbir mecaz yoktu onu söylediğim zaman, şimdi de yok. Kızıltepe’ye her gittiğimde katillerin hissiyatına benzer bir hissiyatla o bahçenin etrafında illa ki dolaşıyorum bilmeden. Birkaç nesnenin haddinden fazla önemli olduğu zamanlar bahçeli zamanlar; yedi katlı naylon topların, “kontra pedallı” bisikletlerin, arka bahçedeki mavi salıncağın ve bayramlık elbiselerin. Bu nesnelerin yerini sonradan sakalları kızıl çıkan amcamın kitapları ve kasetleri aldı. İlkokul beşinci sınıfta devletin bana verdiği ilk parayı –bursluluk sınavı adındaki sınavın karşılığında verdikleri bir paraydı- gidip Ahmet Kaya’nın kasetlerine harcamıştım gözümü kırpmadan. Sakalları kızıl çıkan amcamın cezaevindeki arkadaşı Salih Abi’nin ev telefonunu hatırlamadığı zaman birçok şey yerinden oynamıştı çocukluk havsalamda. O yaz taşındık zaten bahçeden. Büyümeye başlamıştım artık.
Benim için Kızıltepe, “Kızıltepe Anadolu Lisesi” isimli o okula başladığım yıldır. On iki sene bahçede yaşadıktan sonra Aslan Apartmanı isimli bir apartmanın üçüncü katına taşındığımız yıl kazandım Anadolu Lisesi’ni. Sonra bir dönem eksik, yedi yıl o okulda okudum. O taş bina ve içindekiler hep oldular hayatımda, ya ben onu/onları takip ettim ya da o/onlar beni.
Benim için Kızıltepe, Kızıltepe Anadolu Lisesi’ndeki edebiyat hocam Erdal Can’dır. Birkaç sene önce, ben henüz lisans tezimi yazmamışken TYB’de Asım Gültekin’in hazırladığı Cahit Zarifoğlu Anma Programı’nda burnumun sızladığını, aykırı edebiyat’a “Taziye Yemeği” isimli bir yazı yazarken Ümraniye’de, o apartmanın altıncı katında hüngür hüngür ağladığımı nasıl unutabilirim? Bu konu uzamaya en teşne olanı, aslında çok yazdım, söyledim bunu da, o yüzden uzatmayacağım. Ama Erdal Hocam, Erdal Can benim için Kızıltepe’dir ve bir yerin bazı zamanlarda nasıl memleket “olamayacağının” da benim için canlı, sahih, düpedüz kanıtıdır. Vurulmuş olduğu sokaktan her geçtiğimde ayağımın altında kayanı bir ben bilirim, bir de dünya.
Benim için Kızıltepe, en çok annem demektir. Uzun yoldan dönmüşümdür, üstümde sadece otobüslere ait o garip yol kokusu. Nedense hep sabah erkendir, ben çarşının ortasında inerim, sağ tarafta “Merkez Çayevi” hep açıktır, önündeki taburelerde hamallar oturur, kaçak sigara içiyorlardır, biraz ilerisinde yeni poğaça ve simit çıkmıştır taze taze, heykeli geçerim, sağa dönerim, merdiven sayısı hiç değişmeyen o apartmandan beş kat çıkarım, babam uykulu gözleriyle açar. Annem öğlen kahvaltı hazırlayıp uyandırır beni; “eteğine sığındığım”dır. Bir tek o ev, annemin evi nevresim kokar. Evin her tarafı, baş döndürücü bir güzellikte kokar. O kokunun aynısını duyduğum ilk yer, evimmiş gibi hissedeceğim bir yerdir hep benim için, hiç duymadım elbette. Ama şunu yazdım “benim annem bir kokuydu / geniş bir nevresimin anlattığı”. Anneme, mutfağın eşiğinde, bahar gelmiş gibi sık sık, üşenmeden, sıkılmadan söylediğim türküdür; “bahçada güller açmış, gidek havuz başına”. Annemin gençlik Diyarbakır’ı, hayatımda dinlediğim en güzel şehirdir ve de. Hâsılı, Kızıltepe de annemdir en çok, Diyarbakır da, kendimi götürdüm, kendimi fırlattığım her kara parçası da.
Kızıltepe, benim ilk ağladığım yerdir. Kızıltepe, benim ilk sarhoş olduğum. Kızıltepe, ilk şiir okuduğum ve ezber ettiğim. Kızıltepe, utandığım. Kızıltepe, ilk üzüldüğüm ve en çok. Yine de Kızıltepe işte. Onu anlatırken en az ondan söz ettim işte. O kadar muğlak, o kadar belli, o kadar “orada”. Ben ondanım, o da benden.

Yorumlar

"Onu anlatırken en az ondan söz ettim işte."

İşin sırrı mı desek ne desek; bu da böyle bir şey işte. Hep onu anlatırken en az ondan söz edersin; en çok da kendinden. Ben-merkezciliktir bunun adı ve kaçışı yoktur. Senden gayrı bir "o" yoktur çünkü.

Çok mu materyalist düşünüyorum yoksa?

tesadüfen gördüm bu yazıyı erdal hocanın adını görünce bile içim hala aynı tazelikte acıyor...onun öğrencisi olduğum ve onu tanıdığım için çok mutluyummm

peki ya unutmak isteyip de unutamadıkların var mı?ya da hayatının yakın geçmişinde kızıltepeye kızıltepiliye dair silip atmak istediğin bir bölümü?yazdıkların ne kadar tanıdık..bir kolalı sakız tadında geçmişe dair ve maalesef özlem duyulmayan.biraz da utanılası bir geçmiş.kızıltepe,doğduğum yer hem de artık doyduğum,neden bu kadar nefret edilirki senden?oysa küçük yaşımın büyük hayalleriydin sen!kızıltepe,sadece sen,başka hiçbir şehir değil beni bu kadar kendine bağlayıp kendinden iten..kızıltepe'm..aslında her şeye rağmen en sevdiğm,kızıltepem..
genç yazara kabul ederlerse nacizane bir önerim olacaktır.yazılarınız güzel fakat çemberinizi genişletseniz veya bu çemberden çıksanız elinize,dilinize,kaleminize daha çok yakışan daha güzel yazılar hatta şiirler yazacağınıza inanıyorum.başkaları ne kadar ben merkezci yaklaşımda olduğunuzu düşünse de ben aksini iddia ediyorum.bence kendinizden çok kendiniz dışındakileri önemsiyorsunuz.biraz bencillik zamanı.. (karamsarlıktan kurtulmak gerek)
NOT:haddimi aştıysam özür dilerim..

Düşün eylemle
Fırat’ın Dicle’yle seviştiği an
yaramaz bir çocukluktur coğrafyam
dilim kilitli
kalbim uzak bir sığınaktır şimdi

boğazım düğüm düğüm (hayır yüreğim aslında düğümlenen) okur okumaz bu dizeler geldi aklıma.beni en iyi bu dizeler paklar dedim.yüreğine sağlık...

Yorum izleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçerek değişiklikleri etkinleştirmek için "Ayarları kaydet"i tıklayınız.