Doğduğum Yer - Kars - Bu Şehirde “Yakalık” Takmak Yasak!

En eskilere gitmem gerekiyor, en eskilere! Mavi önlüğüme çok yakışan bembeyaz yakalığıma, bembeyaz çoraplarıma. Bu şehirde “yakalık” takmak yasak! Tıpkı beyaz çoraplar gibi. Bu şehrin evlerinin bacalarından çıkan duman önce babamın ciğerlerine yapışırdı, sonra beyaz yakalığıma. Ve Sümbül Teyze’nin o kocaman bahçesine astığı iplerine annemin serdiği beyaz çarşaflara. Önce babam kızardı bu şehre, isine, kirine, ciğerlerine; sonra annem başlardı bu şehre, beyaz çarşaflarına, küçük kızının yakalığına. Ben kızmadım hiç, kızamadım; oysa okuldan eve dönüşlerimde nefesimi hızlandıracak yokuşları vardı, düşüp de dizlerimi kanattığım, yakalığımı çamura saldığım, yakalığımın düğmelerini yitirdiğim ara sokakları vardı.

“Kars, çocukların da Kars’ı”

En çok çocuğun bulunduğu mahalleydi bizim mahalle ve maçlar hep bizim mahallede yapılırdı. Ben pek nadir görürdüm, benim abim vardı çünkü. Abisi olan çocuklar hep ufaklıktır. Abim dışarıda, o soğuk kış günlerinde kıpkırmızı yanaklarıyla, yarı şişkin topları ile oynayan çocukları izlememdense evde kalıp resim yapmamın daha iyi olacağını söylerdi. Giderdi.

“Sevinç Bakkal”

Mahalle oyunlarında oyuncu olmak çok soylu bir görevdir. Bu soylu görevden abim tarafından men edilmiş olsam da onları izleme şerefine erişmeyi bir şekilde başarıyordum. Önce uzun seyircilik dönemim için ekmek arası reçelmi hazırlar, sonra ekmeğin kalmadığını anneme haber vererek “Sevinç Bakkal”a gitmem gerektiğini söylerdim. Ekmeği ve Sevinç Bakkal’ı kutsal planıma vesile ediyordum. “O” buna layıktı. Ekmek almak için yollara düşer, abimin görüş alanının dışında bir yerde mahalle maçı yapan çocukları izlerdim ya da kızakla keyif yapanları. Şansım varsa abim görmeden biraz da gecikmeli olarak eve gelir dışarıdaki çocukları konu ettiğim resmime devam ederdim. Bir de Fatma Teyze’yi çizerdim, elinde küçük tüpü ile yokuş yukarı giden çiçekli elbiseleri üzerine hırka giyen münzevi teyzemizi.

“Sekiz ay kışın ardından gelen ılık günlerde kentin doldurduğumuz camileri”

Kur’an kurslarına, başıma enfes yemeniler örtüp, yarım kollu elbiselerimle gittiğim günler benim için doğduğum kentin en fiyakalı anlatısıydı. Cıvıl cıvıl, dergilerin çocuk eklerinden fırlamış gibiydi herkes. Abim de vardı. Uzak mahallelerin çocukları da gelirdi. Kamuyla ilk kucaklaşmamdı benim. Camilerin bu kozmopolit yapısına bayılmışımdır hep. O nedenle tüm kentlerin en fazla camilerini merak ederim. Yaz günlerimizi de sokakların tozunu yutarak koşa koşa gittiğimiz camilerde geçirirdik. Tek eksiğimiz yakalıklarımızdı.

On dokuz sene sonra ayrıldım doğduğum yerden. Annemin on dokuz sene sarıldığım ellerine bu kez “ayrılık bilmek” için sarıldım. Her mevsim dağ uçlarında bir parça karı gördüğüm kentten, babamın işaret parmağında Bremen Mızıkacıları’nı bırakarak ayrıldım. babamın saçında aklar bırakarak küçük adımlarıma büyük kentler sığdırmaya gidiyordum. Gözümden düşen bir damla yaş şehrimin tüm karlarını eritecek kadar sıcaktı ve sıcaktı bıraktığımda abimin eli.

Ben gidedurayım şehrimin soğuk rüzgârına dayanan taş binalar hala sıcak insanlar biriktiriyor. Sobalarının üzerinde ısıttıkları ekmeklerini katık ediyorlar hala ayran çorbalarına. Misafirlerine ayırdıkları enfes peynirlerini yememeleri için çocuklarını uyarıyorlar. Babalar çocuklarının rızkını taşıyor beyaz sokaklarda.

“Yaz gitti, güz gitti, yine geldi kış baba.”

Biz doğunun çocukları en iyi kartopu oynamayı biliriz. Biz hep iki taraf oluruz ve biz hep kartopu oynarız. Bizim en iyi toplarımız kardan yapılmış olandır. Bizim en güzel fotoğraflarımız karda yuvarlandıklarımızdır. Biz en çok “beyaz”ı severiz. Beyaz çoraplarımızı ve yakalıklarımızı ve beyaz çarşafları.

“büyük şehirlerde kartopu oynanmaz”

“sen küçüğüm sımsıcak
ne derler ona- bu kızakta
boyuna türküler yakıyorsun ya
sanki her türküden sonra
hohlasan gök buğulanacak”