Kimse Yok-

Kimse Yok-

Mustafa Karasoy - Eylül 27th, 2007

Geldiklerini duyuyorum. Üzerimde tan yerinin olanca ağırlığı. Badem çiçekleri geçiyor pencere önünden. Titriyor her şey, çınlıyor kulaklarım. Üzerimde bir sûreye uzanan yaban hırıltıları. Geldiklerini biliyorum.
Geliyorlar. Bacaklarımda dermansızlık oluyorlar. Annemin dualarından yapılma iplere asıyorum kendimi. İstemezdi oysa o etimin kararmasını. Yorgun ve hevessiz olmamı istemezdi.
Evcil bağdaşmışlıkların ayak sesleriyle gelen yatıştırıcılığın dağıldığı bir zelzele oluyor gelmeleri. Oysa ev bütün anlamlarıyla sakindir. Bütün köşelerinden tanır insanı.
Evde olmak istemiyorum.
Çalamadığım bir türküyü mırıldanarak geçiyorum köprüyü. Çocukken bütün akşamüstlerimi bir köprünün üstünde geçirmeyi dilerdim. Irmağın olanca kızıllığını akşamın olanca büyüsüyle birleştirmek için çok oldu evden kaçtığım. Geldiklerini duymamak için evden kaçtığım. Kendimi duymamak için evden kaçtığım.
Sonuna kadar gidemeyeceğimi bile bile düşüyorum yola, ayaklarımı acıtana kadar yürüyorum. Orada olmadığıma inanana kadar yürüyorum. Orada olmamalıyım. Çünkü ev evcil bir bağdaşmışlığı çağrıştırıyor. Çünkü orada ben ellerimde kızıl çamur, gölgemin heykelini yapıyorum.
Yıllar ilerledikçe geçer, zaman ilaç olup damarlarımda gezer sanıyordum. Varsıl yanılsamalar yapıştırdığımı sandığım bir kimlikle gezdiğim “o” şehir, ayaklarımı acıtmama değer sanıyordum. Şehirler geçti aradan, başka ayaklar geçti, geçmeyen öç alamama hissi.
Geliyorlar, her gece her şeyi baştan yaşıyorum. Her gece elimde tuttuğumu, parmaklarımı olanca gücümle sıkıp elimde tuttuğumu sandığım hayatı kaydediyorum.
(Çoğalmayı, sabaha karşı iki kişi olmayı, sonra çok kişiyle sohbete durmayı, şaşırmayı, şaşırmayı, şaşırmayı, elimde tuttuğumu sandım hayatın yerinde parmaklarımın avuç içimde açtığı yaralarla karşılaşmayı, can vermeyi, tütüne ve yasemine hayran kalmayı, rüzgâr olmayı, dostlarım olduğu yanılgısına kapılmayı, geri dönmemecesine yürümeyi, evin asıl anlamlarıyla üstüme yıkılmasını seyretmeyi, tavanda oluşan izlerden hayatıma dair işaretler çıkarmayı, tek başına kalmayı, gölgemin heykelinin parçalanmasını, uyuyamamayı, uyuyamamayı..)
Geliyorlar, sırça tahtımı ezerek geçiyorlar göğsümün üzerinden.
Kimse olmuyor, hissiz ve tekinsiz bir karaltı çöküyor şakaklarıma.
Her şey uzaklaşıyor, ayaklarım eksiliyor yerden, dilim kenetleniyor. Yoğun bir çamur gölünün içinde çırpınıyor gibiyim. Gözlerimi açamıyorum, ellerim hareket etmiyor. Kollarım ve bacaklarım fersizleşiyor. Dünyadan soyutlanıyorum. İnsan bedenini saran en üst tabakanın kalp olduğunu fark ediyorum. Kalbimde bir sûreye uzanan hırıltılar; “minel cinneti vennâas”. Sırlarıyla bütün vücudumu kokuya sarmış bir öfke gibi ilerliyor zaman. Ne kadar zaman geçtiğini hiç bilmiyorum. Ne kadar asılı kaldım bu ârâf’ta, bilmiyorum.
Kendime gelmem ateşin harlanması gibi. Sırtımı duvara dayıyorum ve bir noktaya kesintisiz bakıyorum. Telefon çalsın istiyorum, yan komşum seslensin, annem kahvaltıya çağırsın. Kimse yok- Yorgunluktan yerimden kalkamıyorum. Her şey uzak kalıyor, her şey bitişimsiz. Her şey uzak.
Kimse olmuyor, kimseye anlatamıyorum. Bakmaktan gözlerim acıyıncaya kadar bakıyorum o noktaya. İçimden geçenleri anlamıyorum, içimden nehirler geçiyor, anlamıyorum. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Yerimden kalkışım tüm kemiklerimin hizaya girmesi oluyor. Her şey uzak..
Soğuk suların vahameti ve tüm ilik hızlandırıcılar adına davet ediyorum. Gelin ve dinleyin. Gelin ve günlerin sağanak kaygılara döndüğü bir öğle sonrası..

Yeni yorum gönder
Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.