İlk Türkü

İlk Türkü

Osman Mazlum - Mayıs 24th, 2007

Şemsettin Cihan'a, dostluk ile

"Kırklar dağının düzü
Ziyaret çarptı bizi"

O yolculuğun bana ne getireceğini aslında bir ben bilmiyordum. Bir şeyi yanlış biliyordum ki, bu yanlış bilme hali ömür boyu süren paranoyamın da orijinidir, sıfır noktasıdır, başat anıdır; kendime itirafım olsun bu, bir. Birçok yolculuk yapmıştım oysa o iki şehir arasında, ilkin "yarım otobüs" denilen o garip araçlarda, birçok defa durdurularak o zamanlar yol iki buçuk üç saat çekiyordu Trt'nin büyük antenlerini gördüğümüzde küçük teyzemle 'hah geldik artık' diyorduk hep, sonradan Ford Transit marka minibüslerde ve muhtelif arabalarda. İkisini çok net hatırlıyorum, buraya aslında birini yazmak için oturdum şimdi ama diğerini de anmazsam ilk kendime sonra da o yola haksızlık yapmış olurum, bazen haksızlık yapmayı unutmalı insan, çok unutmalı üstelik. Bir şey çok nasıl unutulur? Unutmuş gibi yaptığım şeyleri hatırlama sırası. Şimdi.

"Kudret kalemini çekme kaşına
Beni ağlatırsan doyma yaşına"

"Romantik Korno"yu Kızıltepe'de Kelepir'de bulmuştum. İncecik bir kitaptı. Şiirlerinden biliyordum ben daha çok Akif Kurtuluş'u, kitabı görünce almıştım, kitabın ilk sayfasına bakıyorum "Ocak 2006" diye tarih atmışım. Yine dikkatli bir el yazısı, harflerin arasında tasarlanmamış ama çok bilinen boşluklar, altında da sadece kitaplara attığım imza: Diyapoğlu. Diyap, dedemin babasının adı, hiç görmediğim. Onun da babasının adı benim adım. "Şeyh Selim" diye bir mezarlıkta yatıyor Diyap dedem, hiç görmediğim, ki birine ilk olarak oranın yanından uzayan okul yolumda "açılmıştım", heyhat! Okumayı da ilk orada sökmüştüm, yazmayı nerede söktüğümü hiç bilmiyorum, ki hala sökmeye çalışıyorum. Annem okumayı öğrendiğim zamanlardan birinde, bahçeli o evde yaşıyorken "su gibi okuyor vallahi." demişti benim orada olmadığımı varsayarak. Hayattaki ilk övüncümdür, hatırlayabildiğim. Bir de, ilkokul dörtte sınıfın karşısında şiir okumam var tabii, "püfür püfür" diye bir redifi vardı şiirin, ben "ü"leri uzatarak aklımsıra şiire kendi üslubumu katmıştım; topluluklar karşısına şiirle çıkacağımı ta o zamandan sezmiştim, sanki. Romantik Korno'yu elime aldığım o yolculukta, Kızıltepe-Diyarbakır, Ocak 2006 olduğunu söylüyor kitap, ki mevsimlerden kıştı, Trt'nin büyük antenlerini görmemiştim daha, yani daha Diyarbakır'a gelmemiştik, başladım okumaya. Önsözün sonunda (ki önsöz değil izninizle idi adı) Akif Kurtuluş "Yazıyorsam esir olduğum için." diyordu. Ben, İstanbul'a gitmek için gidiyordum o şehre, hayatımın üç şehrinden üçü vardı işte tekmili birden: On dokuz yıllık Kızıltepe, üç buçuk aylık Diyarbakır (üç buçuk aydan çok daha fazla oysa) ve o zamanlar dört yıllık (şimdi beş) İstanbul. Kitap, bir hastalıktan söz ediyordu; "Behçet Hastalığı"ndan. Daha kitabın başında diyordu Kurtuluş, "Eğer bir parça 'adam'sam, bunu terkettiğim şehirlerin boğazımda bıraktığı düğümlere borçluyum." Benim boğazımda üç düğümden çok, üç ilmek durdu hep. Terk edemediğim üç şehir için. Üçünde de ölüm nedir, bildim.

"Hediyem yoktur ki dosta götürsem
İki damla yaştan gayrı ne'm kaldı?"

Kitabın adını taşıyan Romantik Korno isimli denemenin bir yerinde "Hiçbir hayal kırıklığım yok. Çünkü kendimi cezalandıran da benim." diyor. Ben bu cümleyi nerede okuduğumu çok net hatırlıyorum. O zaman, bunu okuduğum zaman, iki ölümle sınanmıştım ben. İki "yakın" ölümle. Ne garip, ölüm denen şeyin de hiyerarşisi var, yazık ki. İnsan, daha çok "yakın"dakine üzülüyor, belki de ölüm insana daha çok yakınlaştığı içindir. Yoksa, hiç tanımadığıma da ağladığımı bilirim, ki tanımaktan kasıt yüzünü görmek'se, yüzünü hiç görmediğim birilerinin ölümüne o kadar çok ağladım ki; ama işte ölüm yakın'laştığında daha çok sanki?. Çocukluğunda savaşı görmüşlerin ölüme karşı duruşu daha vakurdur derler, külliyen yalan. Hayatımın neredeyse yedi yılı kurşun sesleri, ölümler, çatışmalar içinde geçti ama ne vakurdum ne de mağrur. Her seferinde, benden beklenenden çok daha fazla koyverdim, etrafımdakileri dahi kötü ederek, aleni olarak ağladım, çoğunda bağırarak ağladım. Halim Şafak bağırarak geçeceğim bu hayatın içinden demiş, benimki daha çok bağırırken ağlayarak oldu, uzun ve bitmez taziyelerde. "Taşra" dedikleri bir garip yerde, her şey abartılır ya, "alışıldık" şeyler de bu işleme tabi tutulur büyük bir dikkatle. Ölümler de. Uzun taziyeler boyunca, sigaralar dağıtılır, acı kahveler kaynar, büyük tencerelerde yemekler pişer, toz kalkmasın diye yerler sulanır, yedisinde kırkında tatlı bir ekmek dağıtılır...

"Yazık oldu yazık şu genç ömrüme
Bilmem şu feleğin bana cevri ne?"

Diyarbakır'da, Ofis adlı bir semtte kütüphanenin yanından kıvrılan, çorbacı Şeyhmus Dayı'nın dükkanının sağ kolundan dördüncü apartman olan o yerin zemin katında oturuyorduk; iki çocuk, iki genç. Çocuklardan biri bendim, diğeri Ömer. Ömer, Lokman Abi'nin lisede okuyan kardeşiydi, ben de Seydoş Abi'nin dersaneye giden ve hesapta üniversiteye hazırlanan arasında kan bağı olmayan ama kardeşi olan kardeşiydim. Güneş görmez, içinde iki insanın zor yaşayacağı o evde, birbirimizden artarak ve sahiden bir "mutluluk pratiği" şeklinde yaşadık. Bir mayıs günüydü, biz yine Allah bilir ne sebeple ders çalışmayı ekmiş, salona hiç benzemeyen ama yokluk şartlarında gayet salon olan televizyonlu odada oturuyorduk, hep beraber. Unutmuyorum, gündüzün bir mektup yazmıştım Erkan Oğur dinleyerek, orada da demiştim "İçimde bir sıkıntı var, sebebi yok." Yine unutmuyorum, atv açıktı televizyonda ve A Takımı denen program oynuyordu. Orada gördük, dediler, Âşık Mahzuni Şerif ölmüş. Ben, hemen, bütün kötü ruh halimi, sıkıntılarımı ve bilumum şeyi oraya tahvil ettim, muhtemelen bilmeden. Mahzuni'nin bir türküsünü mırıldanmak bize ne getirecekti ki? Ve evet, Mahzuni de göçmüştü, oysa sıkıntım başkaydı. Bir gün sonra öğrenecektim, amcamı arayacaktım, babamla konuşmak isteyecektim, herkesin sesinin neden kötü olduğunu soracaktım, babam uzakta olan ben için o sıra hasta olan ve ölüm döşeğinde olan amcamın vefat ettiğini söyleyecekti, ben o geceyi çok zor geçirecektim, ertesi gün Seydoş Abi'yle Kızıltepe'ye gidecektik, taziye yerine varacaktık, ben dedemi gördüğüm ilk anda elini öpecek, ona sarılacak ve ağlayacaktım. Buraya kadar her şey tamam. Buraya kadar...

"Deniz kenarında bir ev yapmışam
Kerpicim tükenmiş naçar kalmışam"

Ahmet Erhan, "Behçet..." adlı 'o' yazıda, alkol ve ayılma ilişkisinin Cunda'da Behçet Aysan'ın ölüm haberini aldıktan sonra eşinin onu birayla ayıltmasına bağlar ve "Alkol bende Behçet'in en hakiki yadigarıdır." der. Taziye yerinde öğrendiğimdir: Bana söylenen amcam, evinde yatıyordur, aslında Vahap Amcam vefat etmiştir ve bu haberi burada alacak olmamın benim için daha sağlıklı olduğunu düşünmüşlerdir ve ben en son bir sokakta babam ve diğer amcamların beni ayıltamaya çalışıyor olmasıyla bayılmak nedir anlamışımdır. Ben, iki gün boyunca aslında "yanlış" kişiye ağlamışımdır. Paranoya dedikleri, merhaba içindir artık. Amcamın bendeki en hakiki yadigarı da işte bu "büyük şüphe"dir. İçimi kemiren, kemiren, kemiren. Yolculuklar bazen derman olsun diyeyse, en çok yola bakmak içindir.

Ben, kendimi "henüz" iki kere sınadım. Birini çok anlattım, bunu ilk.
Ben, artık anlatmak istemiyorum.

Yeni yorum gönder
Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.