"Ben Her Zaman Kasırgaydım!"

"Ben Her Zaman Kasırgaydım!"

Fatih Mutlu - Ağustos 13th, 2007

"İşte bu, kasırganın hikayesi.
Adı temize çıkmadıkça da bitmez,
Ve içerde geçen zaman, ona geri verilmedikçe.
Bir cezaevi hücresine konmuş
Ama dünyanın şampiyonu olabilirdi bir keresinde."

Kuzey Amerika’da beyazların siyahlara insafsızca zulmettiği yıllar. Sokaklarda, banklarda, parklarda işkenceler. Hastanelerde, okullarda, otobüslerde, lokantalarda ayrımcılığın daniskası. Hiçbir şekilde siyahları insan yerine koymaya niyeti olmayan beyazlar; beyazlardan medet ummaya başlayan, beyazlaşmaya, uzlaşmaya çalışan siyahlar. Bir taraftan da Malcolm X, Muhammed Ali, Bob Dylan, Rosa Parks, Martin Luther King ve tabii ki Rubin Carter.

Rubin Carter’ın hayatı bu süreçte apayrı bir yerde. Ringlerde –ne fırtınası- kasırga gibi esen şampiyon bir boksör. Önüne geleni ezip geçiyor. Siyahlar Joe Louis’ten sonraki ikinci devrimcilerini buluyor. Daha kariyerinin başında efsane olup çıkıyor. Fakat sekteler var Rub’un hayatında. Daha küçücük bir çocukken –inanılır gibi değil ama- ırkçılıkla suçlanarak hapse düşüyor. Hapisten kurtuluyor, yine şampiyon oluyor. Şampiyon oluyor, yeniden hapse düşüyor. 1966’daysa Hurricane’in hayatı tarihe geçiyor. İki cinayetten Rubin Carter’ı sorumlu tutan Birleşik Devletler, onu müebbet hapse mahkum ediyor. Ruby, ömrünün yarısını –sırf siyah olduğu için- hapislerde geçiriyor. Yüzleri kara olsun!

Rubin ‘Hurricane’ Carter rolünde Denzel Washington’ı izlediğimiz Hurricane, efsane şampiyonun hayatını çocukluğundan son tahliyesine kadar, yine şampiyonun dilinden anlatan bir film. Carter’ın hapishanedeyken yazdığı otobiyografisi filmin senaryosunu oluşturuyor. Mesele çok riskli, bıçak sırtı bir mesele olduğundan filmi en az üç kat dikkatle izlememiz gerekiyordu. Biz de öyle yaptık. Gördük ki, Washington bir işe elini atmışsa, o işi gönül rahatlığıyla Denzel’a bırakmakta fayda var.
Bir kere filmde Hurricane’le Hurricane oluveriyoruz. Amerika’ya küfrediyoruz. Onunla aynı anda öfkelenip aynı anda ağlıyoruz. Amerika’ya küfrediyoruz. Rub’un mücadelesini iliklerimize kadar hissediyoruz. Amerika’ya küfrediyoruz. Hollywood’un cıvık biyografilerine hiç benzemiyor bu yönüyle. Bu biyografinin merkezinde ana karakter değil, onun mücadelesi var. Aşk hayatıymış, ‘lifestyle’ıymış, kurduğu dostluklarmış… bunlar değil; bilakis, Rub’ın hayatının en önemli noktası olan siyah ayrımcılığı kafamıza balyoz gibi iniyor. Böyle olunca da film alıp başını gidiyor.

Şahsen benim en çok önemsediğim şeylerden biridir ki, bir film, bir roman, bir şarkı, bir şiir ABD’nin yirminci yüzyılından bahsediyorsa; mutlaka ve mutlaka Malcolm’a, Ali’ye ve Dylan’a en azından selam göndermelidir. Hurricane bunu hakkıyla yerine getiriyor. Ali, gerçek görüntüleriyle Carter’a destek veriyor. Dylan’ın sekiz dakikalık destansı şarkısı Hurricane film boyunca bizi mest ediyor. Malcolm’sa Ruby’nin hapishanedeki odasında, duvara asılı Kahire’de çekilmiş namazdaki o meşhur pozuyla Rubin’e de, bize de “korkmayın; ben varım!” diyor [Malcolm’ın yüzlerce fotoğrafından özellikle bunun seçilmesi ilgimi çekti. Zira Rubin Carter’ın hapishanede Müslüman olduğuna ilişkin söylentiler bu pozla ve Kongolu yareninin elindeki -İncil olduğuna dair hiçbir iz taşımayan- kutsal kitapla gerçeğe yaklaşıyor.]

Bu arada Denzel Washington’ın oynadığı bir filmde ondan bahsetmeden edemiyorum. “Çok iyi oyuncu”, “sıkı bir iş çıkarmış”, “rol, cuk oturmuş” filan gibi sulu laflar etmeyeceğim. Denzel Washington hangi filmde oynayacağını iyi bilen biri. Oynadığı filmlere bakınca onun Hollywood’un arka kapısından çıkmayı başarmış şerefli sinemacılardan biri olduğunu söylerken gayet müsterihim. Kendisi beş kez Oscar putuna aday gösterildi. Bunların ikisinde ödülü almaya “layık” görüldü. Onlardan biri Amerikan İç Savaşının kepazeliklerinin kutsandığı Glory’ken diğeri de 11 Eylül sonrası “biz siyahları seviyoruz, çünkü hepimiz Amerikalıyız” sapkınlığıyla ödül verilen Training Day’di. Öteki filmleriyse, efsane şehit kara prensimiz Malcolm X’in hayatını anlatan X, Afrikalı aktivist Steve Biko’yu canlandırdığı Crty Freedom ve Hurricane’di. Akademinin bu tutumundan yola çıkarak Denzel Washington’dan “bizim Denzel” diye bahsetmemizde hiç mahsur yok dolayısıyla [‘Bizim Denzel’ın, Malcolm X’i oynadıktan sonra, doğan ikiz çocuklarından erkek olanına Malcolm adını verdiğini de hatırlatayım.]

Ezcümle, Hurricane, tereddütlerimizi bir çırpıda çöpe atan, taş gibi bir film. Duygunun her türlüsünü iliklerimize kadar yaşatan, bir köşetaşı. Mutlaka izlenmesi değil, mutlaka arşivlenmesi gereken bir başyapıt. Ve tabi ki, hapisten çıktıktan sonra –dünyada ilk ve tek olarak- Dünya Boks Konfederasyonu tarafından ring dışında “Dünya Orta Sıklet Boks Şampiyonu” unvanı verilen Rubin Carter’a da kusursuz bir armağan. Bu film için başta Rubin ‘Kasırga’ Carter olmak üzere, Norman Jewison ve Denzel Washington’a tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

Amerika’ya gelince… Kez kez daha… Yüzleri kara olsun! Yüzleri kara olsun! Yüzleri kara olsun!

Yeni yorum gönder
Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.