Teşekkürler Bourne!

Teşekkürler Bourne!

Fatih Mutlu - Ekim 9th, 2007

Bourne Identity ve Bourne Supremacy ile sinemaya saf aksiyon sunan Robert Ludlum’ın romanı sona geldi. İlk iki filmde önce kim olduğunu sonra da neden “o” olduğunu aramaya koyulan ve hayli yol kat eden Jason Bourne, “kaynak”a ulaşmanın yollarını denediği şahane bir finalle karşımızda: Bourne Ultimatum.
Identity’i ve Supremacy’i izlemiş olanlar için söyleyelim: Bourne serisinin şanına yakışır bir son!
İlk iki filmden en az birini izlememiş olanlar için söyleyelim: Aksiyon sinemasının şanına yakışır bir film!
Bourne’un hikayesini kısaca özetleyelim, sonra da Bourne Ultimatum’da neler var neler yok anlatalım.

Jason Bourne, “Geçmişi Olmayan Adam” nam maruf ilk filmde Akdeniz'in herhangi bir yerinde sırtından vurulmuş şekilde uyanır. Kendisine yardım eden insancıl balıkçılar sayesinde ölümden döner. Ayıktığında kim olduğu dahil geçmişine dair hiçbir şey hatırlamamaktadır. Bunun yanında insanlığın geri kalan büyük çoğunluğunda görülmeyen birtakım meziyetlere sahip olduğunu keşfeder. Bu meziyetlerinden istifade ederek kimliğini bulmaya çalışır. Koşar, kaçar, araba çalar, kendisine bir işbirlikçi bulur, işbirlikçisine aşık olur, beynelmilel vesaite takla attırır. Her bir adımında kimliğiyle ilgili birden fazla veriye ulaşır. Mevcut bilgiler tüm olan biteni açıklamaya yetmese de kesin olan bir şey vardır: Bourne, CIA’in en sıkı eğitilmiş elemanlarından biridir.

İkinci film, Bourne Supremacy – Medusa Darbesi’ndeyse adamımız, neden “o” kadar mühim birisi olduğunu, CIA’in öldürmekle tahdit ettiği ajanlar listesinde adının yer aldığını keşfe çıkar. Her bir adımında kimliğiyle ilgili birden fazla veriye ulaşan Bourne, her bir adımında kendisini takip eden bir CIA yetkilisini safdışı eder ve günden güne daha önemli bir hedef, daha nitelikli bir “düşman” haline gelir. Bourne’un son numarası, finalde gerçek kimliğini öğrenmek ve kendisine has selamıyla CIA’i bir kez daha haklayarak ortadan kaybolmaktır.

Bourne Ultimatum, Ludlum’ın romanının sonu. Sinemaya -tıpkı ikinci filmde olduğu gibi- Paul Greengrass tarafından aktarılmış. Serinin finalinde Jason Bourne, mevzunun dibini bulmaya azmetmiş bir adam rolünde ve ikinci filme eklemlenmiş bir hikayeyle karşımıza çıkıyor. Bourne’un CIA için gerçek bir stratejik tehdit olması, bu son filmde yerini bulan taşlarla seyircinin –ve Bourne’un- kafasındaki bütün soru işaretlerini cevaplamasıyla açığa çıkıyor.

Serinin en başından beri ortalıklarda dolanan lojistik destek ajanı Nicky Parsons ve ikinci filmde Bourne’a kancayı takan üst düzey CIA yetkilisi Pamela Landy, Ultimatum’da, yani en heyecanlı yerinde de işe dahil oluyorlar. Mevzu o kadar dallanıp budaklanıyor ki, buracıkta anlatıp bütün seyir zevkinizi hacamat etmemek için kendimi zor tutuyorum. O yüzden, Ultimatum’u bir kenara bırakıp Bourne serisini neden bu kadar beğendiğimi açıklamaya geçmek istiyorum.

Tipik bir ajan-teşkilat çatışmasının anlatıldığı Bourne serisinin, muadillerine kıyasla en büyük artısı herhangi bir sünepe mesajla ilerlemek istemeyişi. Yani, bildiğimiz ajan maceralarında sık sık vurgulanan “yaşasın Amerika [ya da İngiltere, Rusya, İsrail… her neyse], kahrolsun diğerleri” iletisi Bourne’da yok. Bir başka şekilde daha söyleyelim, “bir kişinin ölümü trajedi, bir milyon kişininki istatistiktir” minvalinde ilerleyen, devletin âlî menfaatlerini gözetme kaygısı bu serinin hiçbir yerinde yer almıyor, dikta edilmiyor; bu acayip girişim için onay istenmiyor, insancıl sebepler sunulmuyor. Bourne serisinin tek derdi aksiyon, aksiyon ve aksiyon. Seri, hiçbir filminde Hindistan'daki balıkçıları kaba, Tanca’daki esnafı hödük, Moskova’daki bilmemne vakfını kepaze gibi göstermeyi amaçlamıyor. Amerika’nın stratejik hedeflerine yönelik herhangi bir operasyona girişip sıradan olmaktansa taş gibi bir aksiyonla hikayesini anlatıp geçiyor. Serinin hak ettiği popülariteye ulaşamaması da belki sırf bu yüzden. Seriyi tartışmaya açacak en küçük bir ayrıntının bile olmayışı, Jason Bourne’un attığı adımlarla örtüşüyor. Bourne açık vermiyor, hikaye açık vermiyor.

Neyse. Filmin asıl mevzusunu anlattık. Bir iki teknik-taktik hoşluk var ki, değinmeden geçemeyeceğim.
İkinci filmi, tercih edilen kamera teknikleri ve aksiyona yoğunlaşması nedeniyle ilkinden daha çok sevmiştim. Bourne Ultimatum da aynı geleneği sürdürerek “yeterince hikaye, fazlasıyla aksiyon” formülünü uygulamış. Birçok yönetmenin kadraja almaya cesaret edemeyeceği hakikaten cüretkar planlar Ultimatum’da da gerilime tavan yaptırıyor. Yakın dövüş sahnelerindeki ses ve görüntü efektleri, filmin ısrarla altını çizdiği “aksiyon, aksiyon, aksiyon” sloganını yüksek sesle tekrar ediyor. Keza kovalamaca sahneleri son 5-10 yılın çakma aksiyon filmlerini tek hamlede çöpe gönderecek kadar gerçekçi, ihtişamlı ve heyecan verici.

2002'de çekilen ve Good Will Hunting’le çalıştırmaya başladığım “Matt Damon Takip Sistemi”ne işlerlik kazandıran ilk film Bourne Identity ile sinemanın son 5-6 yılına ciddi ayarlar veren Bourne üçlemesinde emeği geçen herkese teşekkür etmek istiyorum. “Her filmin içine iğrenç bir mesaj sokuşturacağım, felsefî takılacağım, akacağım, kokacağım, uçacağım, kaçacağım” diyerek aksiyon sinemasının da köküne kibrit suyu döken Hollywood’da hala hayat olduğunu görmek güzel. Eyvallah Ludlum, teşekkürler Bourne!

Yeni yorum gönder
Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.