İlk Türkü'ye Zeyl
Edip Ozan Karaoğlu - Mayıs 27th, 2007
"bre ağalar bre beyler
ölmeden bir dem sürelim
gözümüze kara toprak
girmeden bir dem sürelim"
Bir çocuk var. Az konuşuyor, sık nefes alıyor. Sürekli dalgın. Kapkara gözlerini hep uzağa dikiyor. Adı Tuğrul. 15 yaşında. Canım yanıyor diyor. Sık söylüyor bunu, sık konuşmasa da.
Ben o zamanlar yumruklarımı sıkıyordum. Büyük ve öfkeli laflar ediyordum. Her şeyi diyordum her şeyi bir kenara koyabiliriz. Neyimiz var ki sanki?
Hep yürüyoruz. Hiç durmak istemiyor sanki. Hiçbir yerde bir kaç dakikadan fazla kalmak istemiyor. İki duvarın arasından geçiyoruz. Tırtıklı bir yapısı var duvarın. Her geçtiğimizde elini duvara sürterek yürüyor. Parmaklarımı diyor ancak burada gerçekten hissediyorum. Soğuk ve karanlık bir tepeye kadar yürüyoruz. Yüzümüzü şehre dönüp oturuyoruz. Az konuşuyor. Şiir okuyorum. En iyi yaptığım şeyin bu olduğunu düşünerek..
/sözlerimin anlamı beni ürkütüyor
böylesine hazırlıklı değilim daha.
Bilmek. Bu da ürkütüyor. Gene de biliyorum:
kapanmaz yağmurun açtığı yaralar
çocuklarda./
Gülümsüyor. Elini omzuma koyup sıkıyor. Yaşamaya çatlarcasına inanıyorum diyor gözleri. Sonra dalıyor tekrar. Konuşmadan oturuyoruz. Irmağın üstüne ışıklar düşüyor.
Kalkıyoruz. Geldiğimiz yoldan geri dönüyoruz. Durup ırmağı dinliyoruz. Patika bir yol. Bahçeler, tarlalar, cırcır böceklerinin sesleri. Şehir.
Yine geldik diyor. Keşke dönmesek buraya. Az konuşuyor.
Sarılıp ayrılıyoruz. Birkaç gün görüşmüyoruz. Ne de olsa yarın bilemedin öbür gün görüşürüz…
…
Gözlerimi tavana dikmiş yatağımda öylece yatıyorum. Geleceğe dair planlar kuruyorum.
Telefon geliyor. –Benim. Sessizlik. -Karar verdim artık. Yapacağım. Sessizlik. Ne istiyorsan onu yap diyorum. Hayat senin. –Selametle. Selametle. Az konuşuyor.
Gözlerimi tekrar dikiyorum tavana. Öfkeyle bakıyorum. Lanet ediyorum her şeye. Ağlamıyorum. Yumruklarımı sıkıyorum. Uyumuyorum.
Sabah evine doğru yola çıkıyorum. Çok garip görünüyor insanlar gözüme. Acıyorum bir yandan insanlara, bir yandan kendime.
Eve yaklaştıkça çığlıkları duyuyorum. Feryatlar, figânlar. Dün şu çocuğun kapkara gözlerini umursamayan kim varsa feryat ediyor. Kapıdan giriyorum. Doğruca odasına giriyorum. Her taraf kızıl. Her taraf kapkara gözlerinin izleriyle dolu. Çenesinin altından girip kafatasını parçalayan saçma kerpiç badanalı duvarda delikler açmış. Yatağın üstünde bir şiir kitabı var. Kan kurumuş üzerinde. Öfkeyle bakıyorum her yere.
….
Cenazeyi caminin avlusuna getiriyorlar. Kalabalık. Geride duruyorum. Kalabalığa bakıyorum. Hepsini öldürmek geçiyor içimden. Öfkeyle bakıyorum kalabalığa. Namazı kılınıyor. Tabutu taşınıyor omuzlar üstünde. Mezarlığa geliyoruz. Çıkarıyorlar tabuttan. Çukura koyuyorlar. Dua ediyorlar. Hiç kimse orada olmasın istiyorum. Hiç kimse toprağını kirletmesin. Kapanıyor mezar. Dağılıyorlar. Mezarın başına gidip bir avuç toprak alıyorum. Kokluyorum. Öfkeyle sıkıyorum. Geceden beri akıtmamak için çabaladığım yaşlar gözlerimi delip çıkıyor.
….
Bir el omzumdan tutuyor. Sıkıyor. Konuşmuyor..
“Böyle mi olur küsüp gitmek
Seni seveni terk etmek
Haram oldu yemek içmek
İşim figân oldu gel gel”



