Yılanların Öcü
Afşin Selim - Ekim 1st, 2007
Anne demiştim sana, “yalnızca iyi bir mühendis olmak yetmiyor”, diye... Şimdi görüyorsun işte, bizi bir mahsene hapsedip kırbaçlıyorlar. Sövmedikleri ne kaldı? Kaçımız duyduk acıyla inleyen bedenlerimizin anlam çığlıklarını...
Şimdi bak sessiz sedasız iniverdiler sokaklarımıza... Hani o çok sevdiğin komşuların vardı ya, hiçbirinden eser kalmadı. Yok olup gittiler. Terk etmek zorunda kalmışlar buraları. Kim oturup ağlayacak halimize?
Bir etnik rüzgar aldı götürdü mahallemizin afacanlarını... Şimdilerde her biri birbiriyle kanlı bıçaklı olmuş dediler. Soykırım bakışlarla seyrediyorlarmış birbirlerini. Batılı efendileri önlerine bilmem kaç kilometre uzaklıkta bentler örüp, kör etmişler gözlerini birbirlerine... Hangi türküler ve hangi şiirler anlatır derdimizi anne? Bu yara dineceğe benzemiyor. Bu yara daha önceki yaralarımıza da benzemiyor anne...
Bir ihtilal sonrası, “insanlığın aydınlanma süreci geldi” dediler. Ne kadarda şaşırmıştık anne. Herkeste bir telâş vardı. Birbirimizi seyrediyorduk, birbirimizle alay edercesine... Sonra baharlarımızı dahi birbirimizden kıskanır olduk. Bu telaş başka telaşlara benzemedi anne... Bilmem duydun mu, insanlığın beynini kavramlarıyla doldurup, bir dışkı çuvalına koyup bizleri, atıverdiler bir köşeye anne... Şimdilerde senin kızlar modernlik derdine düşüp, ekranlarda seyrettikleri zibidilerin jiplerine atlıyorlarmış anne... Geçen gün bizim buralara bir gazete bırakmışlar. Sayfa sayfa çevirip, harfleri seçmeye çalışıyoruz. Cümlelerin içinde boğulmak üzereyiz. Biz hangi dünyanın hangi insanlarıyla birlikte yaşıyoruz anne?
Hani şu bizim yörenin meşhur bir ağıtı vardı ya, işte onu da alıp boğaza sıfır masalarda havyar niyetine yiyerek harcamışlar. Sonra bir kaç halk çocuğu bu masayı taşlamaya kalkmışta, o taş atan elleri kelepçelerle tanışmış anne. Okumuşlar davalarını suratlarına. “Zengin sofralara zangoç” olmak bu devrin en asortik hali oluvermiş...
Şimdilerde bizim çocuklar, birbirlerinin sırtına binip onların filmlerinde ki gibi silahşörlük yapmaya kalkışıyor anne. Oyunun tadına varamayanlarda bilgisayar tuşlarında, “kendi akvaryumlarında” olan biteni umursamadan, yaşamlarını can damarından hançerliyorlar. Neden ve sonuç ilişkilerinde dünyayı yöneten yeni efendilerin psikopat ruh haliyle çok yakın ilişki haline düşmüşler. Oysa bir zamanlar bize ettiğin nasihatlerin herhangi bir değeri kalmadığını düşünerek, geçmişimizi döverek yaşıyoruz buralarda anne...
Onlar nükleer bombalarıyla geldikçe üzerimize, baş eğip boyunlarımızla itaat etmenin zevkini çıkarta çıkarta yaşıyoruz hayatı anne...
Betonların arasına sıkıştı çocukların. Bu eller imdat çığlıklarının haberciliğini yapıyor. Ama bir tek sen anlıyorsun işte halimizden. Gerisini boşver gitsin. Onlara diyeceğimiz bir şey kalmamış artık. Dilimizdeki tüylerin bitiş süreci çoktan doldu anne... Kanatlarımızı yolup, Avrupa’dan gelmiş ağabeyleriyle üçüncü tekil şahısları oynuyoruz buralarda. Gelip görsen keşke halimizi. Şimdilerde suçlu hep bizleriz. Bu dünyaya, suçları üzerine alanlardan olduğumuz için mi geldik anne? Kimimiz kaldı ki şimdi...
Evet, bilmemen için hiçbir neden kalmadı. Açlığımızı senden saklayacak değiliz. Bizim açlığımızı senden gayrısı anlayacak değil elbette. Yoksulluğumuzdan utanıyor değiliz ama yoksulluğumuzu görmezden gelenlere tevazu ile yaklaşmamızı bekleme anne...
Herkes bir yol tutturmuş gidiyor işte. Bu yolda keskin virajlar gözümüzü almaya başladı. Korkuyoruz. Korktukça olan bitenden, umutlarımızı yitirmenin bin bir zorluğuyla onların yoluna girmeme azmi içerisindeyiz. Bizi kendi mağaralarında daha kaç sene yaşatmak istiyorlar anne?
Genç cumhuriyetin çocukları, kendi yollarını tayin etmekten aciz kalıyor anne. Yaşadığımız topraklar başkalarının harp sahasıymış gibi gelmeye başladı bize. Biz kendimize –öteki gözüyle baktıkça birbirimizi yetim bırakmanın gaddarlığında yaşıyoruz anne.
Dedelerimiz bir bir ölmeye başladı. “Yağmurun gelişini artık kimden haber alacağız” anne? Bize harp meydanına gidişlerini bir kez daha anlatacaklar mı dersin? Dün kovdukları bugün yanı başımızda yaşıyor anne. Söyle ölen dedeme, meydanlarda gördüğü düşman bugün kalem alıp başımıza dikildi anne. Dayatmalarla yaşıyoruz anne. Kafamıza vurup vurup, aptal ettiler bizi anne. Daha hangi sabır kaldıracak dersin yaşananları?
Bazılarımız yeni bir kervanla birlikte hicret etmeyi düşünüyor anne. Oysa bu topraklar bizlerin değil miydi? Yoksa uzun süre savaşmamamız mı bizi bugün bu hallere düşürdü...
Anne...
Hangi ferman durduracak batılılaşma hevesimizi? Ve hangi postmodern duygular anlayacak halimizden... “Milli bir tanzimat” duyurusu yapılacak mı dersin topraklarımızda?
Yılanlar öcünü almaya başladı anne. Peki şimdi ne olacak? Bu zehri nasıl kusacağız? Alt tarafı izzet-i nefsiyle öldü diyecekler işte. En azından arkamızda bıraktıklarımızın övünecek bir kaç şeyi olacak...
Al bizi kaçır buralardan... “İyi bir mühendis olmak yetmiyor” anne...



