Sığıntı Zamanlarda Nefes Alış Verişler

Sığıntı Zamanlarda Nefes Alış Verişler

Afşin Selim - Eylül 11th, 2007

Dilimin ucundaki son heceyi de çaldılar. Çaldırdım aslında. Ben yine, ve yine kitap kahramanlarına mahkûm bir hayat yaşamak zorunda kalacaktım. Bilmem ki, niye böyle aceleciydim… ama hayat kısaydı, vakit azdı, zaman kısıtlıydı… Belki de vakitsiz geldik bu dünyaya, belki de vakitsiz gidenlerden olacaktık… Dünya tersine döndükçe, biz de tersine dönüyorduk dünyanın. Umurumuzda mıydı… Dünyaydı işte, bizde insan! Yaşamayı özlediğimiz anlarda, yaşamlar azaldı, zaman cimri davrandı! Nice mısralarımız vardı, güzellikler açan, karanlığı boğan, sevgiyi ve sevgiliyi hatırlatan… ama, ama, ama…
Bizimdi gökyüzü. Aynı gökyüzüne bakıyorduk. Bu tuhaf yalnızlıkları şehir mezarlığına defnetmek gerekliydi. Neden kimseler şikayet etmiyordu yalnızlığından… Bu şehir bize yalnızlığı mı öğretmişti… Kaçıştı yalnızlık! Kurtulacağını sananların son durağı, son limanı, son uğrak yeriydi. Herkes kendini kandırıyordu bu şehirde. Biz yalanlarla yaşıyor, yalanlarla uyanıyorduk… Şu kalabalıklar teker teker kaybolsa, niye mutlu oluruz, neden mutlu olabilme ihtiyacı duyarız… Herkesin birbirine yabancılaştığı şu yeryüzü, şu topraklar, şu şehir; ne diye hâlâ ayakta duruyor. Bu inat kime, bu inat neden… Şu yalnızlar, Tanrı’yı öldürdüğünü mü zannediyor… Bu tuhaf kibirlerin sonu nereye çıkar, nerede biter… ya da her şeyin sonunu düşünmek mi gereklidir… Bu kalabalık “enayilerini” ne zaman, nerede bulacaktır…
Herkes herkes gibi yaşıyor. Mefkûreler farklı, kaldıysa eğer… insan denilen canlı, elbette bir şeyleri tutacak, bir şeyleri savunacak, bir şeylerin peşinden gidecek… Ne yapsaydık, yerimizde mi saysaydık, bir şey hissetmeden, bir şeyler üzerine kafa yormadan, asalaklar gibi terk mi etseydik yeryüzünü… Bir de şu mefkûrelerin verdiği romantizmi sormayın gitsin. Ne romantik şeyler onlar. Rüyalar alemi! Hiç uyanmamak isteği…
Su sesi haz veriyor. Sabahın ilk saatleri bereketli. Bu şehrin kalabalığına her bakışımızda; işgal ordularına karşı zafer kazanmış bir gerilla edası beliriyor yüzümüzde… Sıkı sıkıya sarılmak; kardeşleşmek gerekli. Yağmur sonrası toprağın kokusu nasıl da güzel… Sen de onlar gibisin diyerek terk etmek sevgiliyi, bu şehrin kalabalığına bir kez daha yabancılaşmak…
Bu şehrin cılız sesleri, cılız çocukları bile ne heybetli duruyor öyle! Doğru ya, şairin dediği gibi; ellerin yurdunda çiçek açıyor… Biz ne yapıyoruz: Doğuş anındaki şüpheler devam ediyor. Kısır döngüler eşliğinde danslar ediyor şehrin insanı. Nazlı nazlı bakıyor mevsimler, hiçbirini düşünmüyoruz. İçimizdeki putların kölesi olmuşuz. Yalvarıyoruz onlara, tüm benliğimizle esir düşmenin zevkini çıkartıyoruz. “Köpeklerin de onuru olur mu” diye saçma sapan şeyler geliyor insan aklına… Katilimizi arıyoruz şehirde. Kimse kimseyi görmüyor. Kimse kimseyi tanımıyor. Aşklar ve sevdalar ilk otobüs durağında sona eriyor. Dilencilerin dilenmeyenlerden daha zengin olduğu bu şehirde, bütün yalnızlığımızla selamlıyoruz selam ehlini…
Sürüleşen kalabalıklar umarsız davranıyor… bir o kadar da vicdansız… Donuk donuk bakmadık mı onlara… Şehrin her yerini görebileceğimiz bir tepeye çıkarak şehri seyretmek, sonra şehri tek bir bakışla işgâl edebilmek… Bu şehirde “hiç” kalınan her bayram sabahına inat, şu kalabalıkları o tepeden seyretmek… Ne yapmalı, nasıl etmeli hiç mi hiç bilememek. Bu şehrin hiçleri olmak. Onunla da gurur duymak!
Felsefi şapşallıklar yaşatıyor bu şehir. Bu kalabalıklar neyi ezberliyor... Hangi ezberle yaşıyorlar… Kodlanmak nasıl bir duygu diye sorduğumda, yine anlaşılamayacağı mı biliyorum. Şu kalabalıkları tane tane fişliyorlar. Bu şehirde “fitneye müdahale derneği” kurulsa ne yoğun faaliyetleri olur… Yaratıcı fitneciyi sever mi? Ya bozguncuyu…
Cevapsız sorular edinsek… Bir an önce yorulsak! Gidenlerin ardından, gelenlere “hoş geldin” desek… Gitmek çığlıklarını, şehrin mezarlığına armağan etsek... Sonra tedirgin bir şekilde, insanlığı kurtaracak buluşlar yapsak… Yine duyulmasa adımız, yine kimseler bizimle konuşmasa… Çaldırsak hayalleri, dünya dar deyip, kaçamak şeyler yapsak… Bölsek uykuları, uykusuz ve yalansız kalsak… Her gece bunalsak, her sabah bunalımsız uyansak… Tahrik etse kalabalıklar bizi, sağımızı solumuzu göremesek…

Yeni yorum gönder
Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.