Hasan
Afşin Selim - Eylül 3rd, 2007
Yalnız kalmıştı. Şimdilik yine telli arabasıyla forsunu atıyordu şehre. Umursamaz olmuştu insanları. Bu şehir ve bu şehrin insanları ondan çok şey öğrenecekti. Hasan’ın sümükleri bile bir başka akıyordu kaldırımlara. Kimsesiz köpeklerin dostluğunda, kasap önünde et bekleyen kedileri sırdaş edinmişti.
Taksiye hiç binmemişti. Genelde taksileri kovalıyordu. Lüks arabalara aval aval bakmakla geçti ömrü. Bazen kaçak bindiği otobüste dışarıya el sallıyordu, haylazca gülüşleri vardı. İtiş kakışla geçen hayatında bir kez olsun şöyle doya doya gülememişti. Gülünecek şeylere gülmeyi unutan Hasan’ın ağlamaları bile gülmeleri kıskandırıyordu. Belki hiç oyuncağı olmadı. Bazen olsun istiyordu aslında. Ama pek belli etmezdi işte. Bir gün eskimiş, yırtılıp atılmış bir oyuncak buldu. Baktı öyle oyuncağa uzun uzun. Oynamayı öğreniyordu aslında. Önce süzdü onu. Sonra kimselere göstermeden alıp gitti oradan. Yine bir şeyleri kurtarmak telaşında, çöp yığınlarının içinden aldı gitti onu.
Hava yine karardı. Hasan yine ağlıyordu. Ve yine kimseler yoktu etrafta. Kediler ve köpekler de satmıştı Hasan’ı. Kedi, köpek derken yanından sinsice geçen bir farenin iniltilerini duydu. Artık korkmuyordu farelerden.
Saçları uzamıştı. Bu kara çoçuk, kara bahtının zorluğunda eğlenmesini iyi biliyordu. Işık gibi etrafı aydınlayan gözbebekleri vardı. Kaybetmediği şeylerden biri de gözleriydi.
Deniz fenerli çocuktu Hasan.
Kan ile ilk kez yine birşeylerden kaçarken tanışmıştı. Yere düşmüş, ağzı burnu kan sokak sokak geziyordu. Hasan neden kaçıyordu? Aslında korkak bir çocuktu ama korku duyduklarından çok şey öğrenmişti. Korkusundan bile bir şeyler öğrenmesini biliyordu. Hasan bir ah çekti. Hava yine ayazdı. Soğuktan kıçı donan Hasan’ın, soğuğa karşı sıcakları savunmak gibi hevesleri oluyordu. Canı tatlı değildi aslında. Ama bilirdi tatlı canının keyfini. Hırs bürümüyordu. Neden acaba? Hırstan, kibirden uzak yaşamın son savaşcısı Hasan istemediklerinin isteğinde istediklerine karşı her zaman gıcık davrandı.
Bak yine gözleri doldu. Ağla Hasan ağla diyordu yaşlı dilenci. Sahiden Hasan dilenciden neden kaçmaya başladı? Sevmiyordu aslında onu. Hasan hala gururlu çocuktu.
Bir kez olsun parklarda elinden tutan ne bir annesi oldu, ne bir babası, ne bir abisi, ne bir ablası...
Hayat üzerine üzerine geliyordu. Kudurmuştu Hasan. İşte bu kez sinirlenmişti. Saman alevli yüreğin çocuğu Hasan. Bir bilmece gibi yaşıyordu bu sokaklarda. Hala selam verecek birileri vardı. Baktı şöyle bir etrafına. Ne kasap önünde bir kedi gördü, ne de kemik peşinde bir köpek... Birilerine sadık kalmak hevesiyle sokak sokak gezmemişti hiç. Ana, avrat sövecek şeyleri çok olmasına rağmen söveceklerini yine başka bir mevsime taşıdı. Mevsimleri iyi tanırdı Hasan. Ama hiçbir mevsim göç edecek yeri olmadı.
Alışmıştı belki de kaldırımlara. Bu şehir onu satsa da, o bu şehri hiç satmadı.
Uyumuyordu yine. Bölünmüştü uykuları. Soğuk ruhuna kadar işlemeye başladı. Bedenini hissetmiyordu. Elleri ilk kez böyle parmaklarına yabancı kalıyordu. Elleri başka bir elin sıcaklığını hiç hissetmemişti ki...
Sonra Hasan yeryüzünü henüz yeni aydınlatmaya başlayan güneşin bu şehre doğmasını göremeden, kimsesiz bir şekilde öldü. Ardından eskimiş, yırtılmış, harap düşmüş çöp kokulu bir oyuncak ve rengi kaçmış yırtık bir çorap bıraktı. Bu şehir çok Hasan’lar gördü de, Hasan’lar bu şehre doyamadan gitti...



