Bir Cemil Meriç Tasviri
Afşin Selim - Ağustos 2nd, 2007
Düşünce dünyamızın “araf” diyebileceğimiz konumunda yer edinmiş olan, cümlelere ve kelimelere verdiği vurucu mânâlarla dikkatleri üzerine çeken, “kim bağımsız” denildiğinde “odur samimi bağımsız” diyebileceğimiz, kimi zaman melankolik, kimi zaman hayli gerçekçi ve bir o kadar acımasızca taarruzi cümlelerin sahibi, kimi zaman ve çoğu zaman “tahlil” yönü kuvvetli, kalabalıkların nazarında kimi zaman sağcı/kimi zaman solcu adam… Bir “tuhaf” adam! Kime göre? Kalabalığa göre. Tuhaflığı, tartmasından ve analiz etmesinden kaynaklı. Ezberlere ve yaygın putlara karşı, kendi kulesinden, insanlığa bir nevi çağrıda bulunan yalnız bir mütefekkir. Onu sadece bir çevirmen olarak görmek ve öyle algılamak, ona karşı işlenmiş bir suç gibi… Hakkını yemek, onu boğazlamak, onu görmemezlikten gelmek.
Yer: Babamın kütüphanesi. Ergenlik yıllarım. Harıl harıl ezberimi hızlandıracak slogan arıyorum. İlk karşılaşma! Anlamsız yüklü kuru bakışlar… Aradığımı bulamıyorum onda. Zamanın birinde, “beynimi tokatladığını” hissediyorum. O halde ezberlerimi korumalıyım ona karşı. İmam Gazali'nin deyimiyle: "Kişi bilmediğinin, tanımadığının düşmanıdır..." İlerleyen zamanlar; gelişime, olgunlaşmaya, öğrenmeye, anlamaya çalışmaya gebe… İkinci bir karşılaşma! Üç, dört, beş… Hâlâ anlamaya çalışıyorum; bir tarafı solun “YÖN” kadrosunda, bir tarafı sağın “BÜYÜK DOĞU” mefkûresinde olan adamı her okuyuşumda yeni, yepyeni bir şey/çok şey daha öğreniyorum.
İlerleyen zamanlarda “Sahibine mektup: Cemil Meriç” başlıklı bir mektup yazmışlığım bile var: Selâm üstad! Hayatını Türk irfanına adayan fikir işçisi Cemil Meriç bey… Karanlığa alıştık, yıldızları düşman görüyoruz. Değişen bir şey yok: Deli gömleklerimizle yaşıyoruz. Yıkılmak bilmeyen o tabular halen daha yerinde duruyor. Düşüncenin zirvesinden ve düşünenden elbette rahatsızız. Belli şablonlarımız, belli kurallarımız, belli sloganlarımız var; mağaraları terk etmiş değiliz henüz. Yürüyen, esneyen, tepinen ve öğrendiği şeyleri tekrarlayan bir uzviyetiz hâlâ… Sizin, halini acıyarak seyrettiğiniz Türk aydınını sormayın gitsin, bir çoğu batıdan kopup gelen dayatmalarla yaşıyor hâlâ. “Aydın olmak için önce insan olmak lazım” demiştiniz ya, işte ne yazık ki bugün halen daha insani bir kopukluk ve iletişimsizlik var aramızda. Belki de halen daha tanımış değiller bu toprakları, bu ülke insanını... Ya siz, ömrünüz boyunca bağımsız kalmış kalenizde; yol gösterdiniz, uyardınız, aydınlattınız. Sizi ne kadar anlayabildiğimiz meçhul! Şayet sizi anlamak için, esaslı bir şekilde düşünmek lazım gelir. Böyle bir düşüncenin zirvesinde olabilmek için de, düşünmeyi esaslı bir mesele ve sorun haline getirmemiz gerekir. Ama bu halen daha gerçekleşmiş değil, nasıl bıraktıysanız öyle aslında her şey… Değişen birkaç kavram, değişen taktikler, değişen saldırı metodları… Yani değişmeyen ve bu gidişle değişeceğe de benzemeyen bir hazırcılık, taklitçilik, yabancılaşma hüküm sürüyor yaşadığımız ülkede. Oysaki hep tartıştınız, çeşitli itiraflarda bulundunuz, teşhir ettiniz; yalnız kalabilmeyi, yer bulamamayı, birilerine yaranamamayı bile bile… Evet, unutturulmak istenen bir adınız vardı kimilerince, çünkü rahatsızlık veriyordunuz, gerçekten ve esaslı bir şekilde düşünebilmeyi öğretmeye çalışıyordunuz. Bu toprağın gerçek bir aydını, bu toprağın kültürüyle yoğrulmayı başarabilmiş bir entelektüel, belli kalıplardan uzak durmayı başarabilmiş "bu ülkede- bir benzerinin daha bulunması zor olan bir düşünür olabilmeyi başardınız. Okumak ve düşünmek adına gözlerinizi dahi feda ettiniz. Bir kelime imparatorluğuna sahiptiniz. Batı ve doğu medeniyetlerini, bu medeniyetlerin içinden çıkmış aydın, yazar ve düşünce adamlarını sizden öğrenmenin hazzını yaşadık hep. Evet, orman yine canavarlarla dolu, hayaletlerden yolumuzu görmüş değiliz, ithal malı, kaypak ve karanlık bir dünya. Burada insanlar birbirlerine yabancı, belli zincirler, ayıran duvarlar var. Sahi, bir köprü müydünüz gerçekten, muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayabilecek miydiniz…Meriç bey, bizler hapsedilmiş aydınlara alışık insanlarız. Sizi bu yüzden tam olarak anlayamıyoruz sanırım, çünkü tefekkür dünyanızdaki yalnızlığın asaletini kavrayabilmiş değiliz. Meriç bey, hep yeni bir merak uyandırdınız, düşünmeye sevk ettiniz. Elbette okundunuz, sesiniz duyuldu. Yani dediğiniz gibi: Beşeri ihtiraslardan uzaklaştınız! Birileri adınıza çeşitli etiketler vurmak istese de; esir alınıp, işgal edilmiş beyinler, elbette yeterince sizi anlayamıyordu. Ve işte bugün, bu topraklarda eşine az rastlanır bir düşünce adamı çıktı karşımıza… Bir umman, gökkuşağı, münzevi ve mütecessis fikir işçisi, Türk düşünce tarihinin zirve noktasında yer edinen Meriç bey; sizi okuyacak/okutacak, bu ülkenin genç çocuklarını önce ‘Cemil Meriç okulundan’ mezun edeceğiz. Unutmadan, Avrupalı dostlar, yine kulaklarımıza aynı şeyi fısıldıyor: Sen bir az - gelişmişsin!”
Batıyı, batının kültürünü(ona göre irfanını), batı insan tipini, bir batılı kadar değil, bir batılıdan da daha iyi tanımış olan adam.
“Jurnal”i ile, “Bu ülke”si ile, “Saint Simon"u ile, “Bir Dünyanın Eşiğinde” ile, “Kültürden İrfana” ile, “Mağaradakileri” ile, “Bir Facianın Hikâyesi” ile bir neslin bakmaktan öte görebilmesini kendisine bir görev bahşetmiş, kendisini bir fikir işçisi konumunda değerlendirmiş, -gayet doğaldır ki- ülkesinde tam mânâsıyla bilinmemiş ve “değer”lendirilememiş bir adam.
Sağcıya göre bazen solcululaşmış , solcuya göre bazen sağcılılaşmış, ama içinde yaşadığı toplumun, suni kamplara ayrılmasına şiddetle karşı çıkmış, yabancılaşmış/ sömürge yanlısı sözde aydına karşı, müthiş bir yerli aydın duruşu göstererek, milli bir aydınlanmanın tecellisi için kavga vermiş olan adam.
Ne yazarsan yaz işte: Entel, dantel, şöyle, böyle… İşin aslı ve işin sırrını bilmekte, öğrenmekte marifet! Meriç Cemil, gözleri görmeyen âmâ değil, kitap için kurt, sömürge aydını için sağcı/muhafazakâr/ve hatta faşizan milliyetçi! Söyledikleri kimlerin işine gelmiyor? İslâm’ın zerresinden dahi alerji kapanlar, Türk’e düşmanlaşmış/Türk’ü boğazlamaya kalkmış anti-Türkler, yerliyi az gelişmişlikle suçlamış dünün yerlisi/bugünün yabancısı kalemler, batıl putları ve batıl inanışları bir maske edinmekten öte/onları benleştirmişler, tahlilden öte/sıradan ezberlerin bekçisi olmuşlar, dâvâ dendiği zaman “dâvâsızlaşmayı” şiar edinmişler... Hem Meriç’e taarruz için, fazlasıyla donanımlı olmak gerekmiyor mu?
Bizim nazarımızda, Cemil bey; bilginin, irfanın, kültürün, ülkenin beylerinden biri olmakla birlikte, kendi kalesinin surlarını düşman kuvvetlerine kaptırmamış, düşmana verdiği tedirginlik ile, “Türklerde okuyormuş demek ki” dedirtmiş, düşünce noktasında belli bir “ufuk” kapasitesine sahip olmuş adam. Öğretmen, öğrenci, talebe, üstad… İşgâlci, emperyal, sömürgeci batılıya karşı “kale”, ülke insanına, ülkenin yerlilerine göre “okul”… O okul ki, Cemil Meriç okumalarında, Cemil Meriç yazmalarında, düşünen adamın alacağı gıda!
Ne demek dünya görüşü yok, ne demek ideolojisi yok, ne demek belli bir düşünce noktasına sahip değil… Hayır! Çok okumuşluğu, ona görüşsüzlük yüklemiyor. Tavrı ve tarafı başlı başına bir duruş sergilemiyor mu… O tavır ve taraf ki, yerlilik/millilik arz-ı endam ediyor!
Cemil Meriç: Fikir işçisidir. Fildişi kulesinde okuyarak ve yazarak yaşar. Başlıca işi “düşünmek” tir. Kelimelerle oynar. Oyuncağı kitaplardır. Yazı serüvenine şiirle başlamıştır. Münzevidir. “Kamus’u namusu” bilir. Okuma/öğrenme telaşı içerisindedir. Kendisini ve ülkesini Asya’nın içinde görür. Ona göre, Edebiyat “bir toplumun ifade vasıtası”dır. -Dünya edebiyatı tarihi yazmak istese de, “imkânlar müsaade etmedi” der- “Uzun yolun yolcusu” dur. Tahlil ettiği şeyin “korkusuzca” gerçekliğini ifade eder. Köklerine bağlıdır. O, hayatı yalnızca gözleriyle okumamıştır.
Dört sene “Hint” meşguliyeti. Kimi zaman “cemiyetin üvey evladı”… Kimine göre “yeni bir dünya inşası”… “Kendimizi tanıyış” debelenmeleri… İbn’i Haldun, Cevdet Paşa, Hugo, Dante, Balzac okumaları… Doğu-Batı karşıtlığının nedenleri… Çoğu kez vicdan muhasebesi. Batıya boyun eğmeyiş. Biz de varız/Biz de buradayız çığlıkları.
Cemil Meriç ne mi yaptı? “Biz”dendi, “Bu ülke”nin -Bu ülke'yi mefkûreleştirmeye çalıştı halbuki- çocukları için yaşadı, yazdı…



