Ankara Notları - 2
Osman Mazlum - Mart 17th, 2008
Bazı zamanlar İstanbul dışındayken başıma gelirdi, yazın Ankara’ya geldiğimde de çok sık oldu; oturuyor olduğum yeri İstanbul’daki bir yere (bir sokağa, bir geçide, bir duvara) benzetip, oradaymış gibi hissediyorum. Zaten şehirleri yahut sokakları daha önce gördüğüm şehirlere ya da sokaklara benzetmekle malul bir zihnim var. Ece Ayhan okuduğum, hatta hayatın büyük bir kısmını, anlayamadığım Ece Ayhan kavramlarıyla karşılamaya çalıştığım zamanlarda günlüğüme sık sık “çıfıt çarşısı” yazardım, yine Ece Ayhan’dan alıntılayarak kullandığım “zihin” için. TDK “zihin” kelimesine, “Canlının duygu ve davranışlar dışındaki ruhsal süreç ve etkinliklerinin bütünü.” diyor. “Davranış” kısmından bağımsız bir biçimde diyorum şimdi ben bunu; gittiğim her yeri bir başka yere, havsalamdaki bir eski görüntüye benzettim ve bundan neredeyse sapıkça bir haz duydum. Ankara’yı İstanbul’a benzetmek, bu “zihin sürçmesi”ni yaşamak gibi sanırım. En iyi de bu kelimeyle karşılanabilir: “sapıkça”.
Çok zaman oldu. Aradan yıllar geçmiş gibi geliyor şimdi düşününce. Mesela Kadıköy diye bir yer hiç oldu mu, olduysa dahi ben orada hiç yaşadım mı? “O sokak” orada mı hâlâ, ve tekrarlamak pahasına, “o sokak” hiç oldu mu? Ben bazı yokuşlardan çıktım mı? Ben yokuşa hiç “bayır” dedim mi? Yokuşa bayır diyen birileri yanı başımda durdu mu? İşte Ankara böyle bir şey oluyor zamanla; tekrar, tekrar, tekrar, tekrar. Ankara’dan İstanbul’a huruç eden “parasız yatılı”ların Erzincanlı olanı, Memo Emrah’ın babası Cemal Süreya Ankara’yı eşsiz tarif ettiği o şiirde demiyor muydu; “Ankara Ankara / Bir kent değil burası, bir acenta dizisi, / Bir işhanı, bir umumi mümessillik belki, / Büyük mağazalar, bahçeliğe özenen süpermarketler / Tutulmamak üzere verilmiş bir söz gibi.” Vedat Özdemiroğlu’ndan okumuştum, yanılmıyorsam “Deniz İstanbul’dadır, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Ankara’da” minvalinde bir sözdü. Benzetmekten başladık madem, Özdemiroğlu’nun bu dediğinden de şöyle bir benzetme düzlemi kurayım; “Cemal Süreya İstanbul’dadır, Cemal Süreya Parkı Ankara’da”. “Cemal Süreya Sokağı” diye itiraz eden olursa, kendimi yukarıdaki cümlelerle savunmaya hazırım; “O sokak” orada mı hâlâ, ve tekrarlamak pahasına, “o sokak” hiç oldu mu?
Yıllar önce “Masumiyet”e ilk rastladığım zamanlarda, filmin o meşhur sahnesini büyük bir ısrarla tekrar tekrar izliyordum. Üstelik kumandada “A-B” diye bir tuş keşfetmiştim; sahnenin başında o tuşa basıyordum, sonunda yine o tuşa. Böylece hep aynı sahneyi gösteriyordu filmi oynatan alet. Her seferinde aynı kır sahnesi. Her seferinde aynı cümleler, Bekir’in anlattığı. Dolayısıyla annem odama ne zaman girse aynı sahneye tesadüf ediyordu ve sonunda bunun bir “tesadüf” olmadığını fark etti. “Oğlum sen delirmedin, değil mi?” demişti en anne haliyle. Şarkılarda da sık sık yaşadık bu sahneyi, artık delirmemiş olduğuma kanaat getirmişti neyse ki. Şimdi burada olsa, yine “Delirmedin değil mi oğlum?” der miydi acaba? Melayê Cizîrî’nin şiirinden bestelenmiş “Sebah-el Xeyirî Xanim” şarkısını günlerdir –yine o kelime- sapıkça dinliyorum. Şimdi, Ankara’nın şarkısı budur benim için. Dolayısıyla bu oda için. Dolayısıyla olmuş olduğum her yerin. Ne diyor Mela; “Sebah-el xeyrî mest a min”. Ben bazen bağırmak da istiyorum. Ankara’da.
İki gündür, okuduğum bir mesajın ilk cümlesini düşünüyorum. Yalnız kaldığım ilk anda, seslerin kesildiği ilk anda, yürümeye başladığım ilk adımda hep o cümle. Üstelik mesaj bana gelmedi, üstelik biraz tesadüfen okudum, üstelik mesajı göndereni henüz hiç görmedim, sadece adını biliyorum, sadece saçlarının rengini biliyorum, sadece sesini biliyorum. Ama efsununu çözemediğim bir cümleyle başlıyordu mesaj, kendimi dinlediğim ilk ân da günlerdir o cümleyle başlıyor: “Abajur satıldı desem yalan olur. Satılmadı.” Bunu yazan ellerin şair olması gerektiğine inanıyorum ve şairliğin “öğrenilen” bir şey olmadığına, o mesajdan beri.
Velhasıl, abajur satıldı desem yalan olur. Satılmadı.
Ankara’ya alışılır desem yalan olur. Alışılmadı.


