Geleneğin Dirildiği Kalem: Beşir Ayvazoğlu

Geleneğin Dirildiği Kalem: Beşir Ayvazoğlu

İdris Ekinci - Ekim 4th, 2008

Kırk yıl önce Sivas’ta çıkan Hizmet Gazetesi’ndeki yazısıyla edebiyat ve yazın dünyasına adımını atan Beşir Ayvazoğlu, bugün Türk Edebiyat’ındaki sağlam yeri ve önemiyle her zaman hatırlanması gereken bir isimdir. Yirmiyi aşkın, deneme, biyografi ve inceleme türündeki eserleriyle ve şairlik damarının kattığı nezih ve temiz üslubuyla Türk Edebiyatı ve Sanat’ı ile iştigal eden herkesin uğramadan geçemeyeceği bir yazardır. Kırk rakamının geleneğimizde önemli bir yeri vardır. Sufiler riyazet için kırk gün kimse ile görüşmezler, cenazelerimiz vefatlarının kırkıncı gününde dua ve yemeklerle anılır, doğan çocukların kırkıncı günü olgunluğa adım attıkları gün olarak önemlidir vs. Yazarımız Beşir Ayvazoğlu da yazın hayatındaki kırk yılını doldurması hasebiyle saygıyla anılması gereken büyüklerimizin arasında yerini almıştır.

Ayvazoğlu, eserlerini vücuda getirirken üsluba oldukça dikkat eden bir yazardır. İnceleme ve biyografi eserlerinde özellikle oluşturmaya çalıştığı akıcılık onun için çok mühim bir unsurdur. Bilgilerin ruhtan yoksun, arka arkaya dizilip yazının ağırlaşmasını hiçbir zaman tasvip etmez. Bir eser okunmakta güçlük çekiliyor ve okuyucuya bıkkınlık veriyorsa, bu durum dilin öneminin kavranamaması yüzündendir. Ayvazoğlu, bu tip lakaytlıklara düşmekten oldukça çekinir; zira o, geçmişi arşiv bilgilerinin kuruluğundan kurtarıp hayata geçiren yazarlarımızdandır. Bunda muhakkak ki sanatkar mizacının payı büyüktür. Onu okurken kendinizi Şeyh Galip’in cezbesinin, Haşim’in melalinin, Peyami Safa’nın ihtilaçlarının, Tanpınar’ın entelektüel sancılarının içerisinde bulursunuz. Binbir renkle büyülü fıskıyeli bahçelerde dolaşır, güllerin, karanfillerin, nergislerin, sümbüllerin kokusunu duyar, bülbüllerin sesini dinlersiniz. Zaten O’nun işlediği mevzular, nezih bir üslubu takip etmeden kaleme alınamaz. Her konunun kendine has bir ruhu ve tadı vardır. Aşkın, müziğin, melalin, hasret ve tecessüsün kabul etmeyeceği kelimeler vardır veya onları ancak kendilerine yakın kavramların ustaca kurulmuş bir yapısıyla anlatabilirsiniz. Bu iş sabır ve maharet isteyen bir iştir. Onca şahsın ve meselenin izini sürmek her kalem erbabının harcı değildir. Bu yönüyle Beşir Bey, sesleri, dehaları, maharetleri, biz görsek de görmesek de hep var olan ve biz engellesek de engellemesek de etkili bir şekilde hep geleceğe doğru ilerleyen sanat, edebiyat ve kültür adamlarının izlerini, bir bezginlik, yorgunluk, cayma düşüncesi taşımadan kararlılıkla sürmüştür. Kolaya kaçarak elde edilen, ucuz yargıların yeri olamaz onu eserlerinde. Bir mesele asıl kaynağa inilerek, doğru bir tetkik süzgecinden geçilerek okuyucuya sunulur. Bu yaklaşım, eserlerinin nesnel ve muhkem bir yapıda olmasını sağlamıştır. Çünkü iyi bir analizi yapılmamış ve oluş zincirinden kopartılarak sunulan bilgiler yanlı ve çarpık olacaktır.

Hilmi Yavuz bir yazısında biyografi yazmanın zorluğunda bahsederek şunları dile getiriyor: Nedense biyografi yazma işi, yazarlarımızın, düşünürlerimizin ilgisini çekmemiştir. Sağlam ve yöntemli bir araştırmayı, belgelerin titizlikle incelenip düzenlenmesini gerektiren yorucu ve zor bir çalışma ister biyografi yazmak. Beşir Ayvazoğlu, biyografi yazarlığında öyle bir ustalığa erişmiştir ki, biyografileri baştan sona bir roman akıcılığı ile okunur. Bu yönüyle O, dünyaca meşhur iki biyografi ustası Henri Troyat ve Stefan Zweig ile yan yana anılsa yeridir. Bu iki biyografi yazarı da eserlerini oluştururken üsluba ve akıcılığa dikkat etmişlerdir. Beşir Bey, bir denemesinde akademik çalışmaları sunan kitapların okunması çok zor ve sıkıcı olduğunu, bu tip eserlerin yazılırken edebi inceliklerin gözetilmediğini ifade eder. Sanki ilmi bir eseri oluştururken edebiyatın önemli olmadığı gibi elim bir yanlış, bilim çevrelerince sürekli tekrarlanan bir olgudur. Halbuki bir kitabı oluşturan en önemli etmenler dil ve üsluptur. Her kitap okunmak ve anlaşılmak için yazılır. Mevzunun zor olması dili ve üslubu bozmak için bir gerekçe olamaz. Beşir Ayvazoğlu, bu gerçeği gözeterek oluşturduğu eserlerinde bilgi ve edebiyatı nezih bir yolla bir araya getirerek, kitap yolunda yürüyen herkese misal olmuştur.

Tarih ve geleneğimizin konu edindiği eserlerinde ise, tarih şuuru hissedilir derecede kendini gösterir. Bahsettiğimiz tarih şuuru sadece geçmişin geçmişliğini bilmek değil, fakat onun hal’de de var olduğunu anlamak demektir. Tarihin yolunda atılan her adım geleceğe yöneliktir; ancak yol, önceden tarif edilmiş ve bir noktasına kadar da yürünmüştür. Bu yolun imkanlarını ve zaaflarını iyi bilmek ve getirilerinden faydalanmak Beşir Bey için eserin yapısını oluşturmada dikkat edilecek hususlar arasında zikredilebilir. Ayvazoğlu külliyatında geleneğin ve tarihin şuurlu bir şekilde ele alındığı ve güzel bir yöntemle de sunulduğu aşikardır. Beşir Bey “Geleneğin Direnişi” isimli eserinin önsözünde şunları belirtiyor: …geleneği bir kültürün kendini koruma refleksi ve varlığını sürekli bir yenilenme şuuruyla devam ettirme gücü olarak anlamayı tercih ettim. Çünkü zeminsiz her hamle boşlukta kalmaya mecburdur. Ayrıca bir kültürün sağlığı, yenilik diye sunulanlara karşı gösterdiği mukavemetin derecesiyle ölçülmeli, yeniliğin gücü de karşılaştığı direnci kırmak için verdiği mücadelenin sürekliğinde aranmalıdır. , bu üslubuyla tek boyutlu zamanın dar ve kısıtlayıcı yapısından çıkmış, çok boyutlu, vüs’atli bir yapıyı oluşturmaya çalışmıştır. Çünkü çok
boyutlu bir bakış insanı ve varlığı birçok yönüyle kavrar ve bu kavrayışla gerçeğin önündeki engeller bir bir aşılır. Geçmişini Doğu’dan, şimdisini Batı’dan almakla garip bir sürecin içinde bulunan aydınlarımız, geleneğin önemini anlamak ve anlatmakla belki de yaşadıkları handikabın dışına çıkar ve çıkarırlar. Beşir Ayvazoğlu bu çelişkili hali aşmanın örneklerini vücuda getirdiği eserleriyle bizlere göstermektedir.

Yazımı bitirmeden bir eleştiri de bulunmadan geçemeyeceğim. Bazı yazarlar Beşir Bey’in akademisyen olmamasını bir şansızlık olarak görmüşler ve yazık olduğunu söylemişlerdir. Ben bu düşüncelere hiç katılmıyorum. Niçin mi? Çünkü Beşir Ayvazoğlu, eğer akademisyen olsaydı şu an elimizde bulunan güzide eserleri olamayabilirdi. Zamanının çoğunu ünvanını korumak ve geliştirmek için harcayabilirdi. En önemlisi de yazarken sarındığı ruh ona hiçbir zaman uğramayabilirdi. İyi ki, üstad, öğretim elemanı olmamış ve yazgı onunla bizim aramıza girmemiş. Bize düşen ise, edebiyatın bu yetkin kaleminin kırk yılda eserleriyle oluşturduğu o nadide yapıdan haberdar olmak ve var gücümüzle bu yapının içinde kendimize bir yer edinmektir.

Yeni yorum gönder
Bu alanın içeriği gizli tutulacak ve açıkta gösterilmeyecektir.