02 Apr

Sair

said aydın’a..
“ölenlerin adını unutma”

Şurada bir dize duruyor. Çok önce yazmışım gibi, seni hiç gitmemişsin gibi duruyor.

Sen hiç gitmemiş ol. Bu dizenin adı olsun bu: sen hiç gitmemiş ol. Bir ada sahip tek dize bu olsun. Üzümün ve ekmeğin ve erguvan kokusunun da ayrı ayrı ve sadece bizim bildiğimiz adları olsun.

Atonal melodilerimiz olsun. Bizim şarkımız hep aksak olsun. Sen daha şarkı başlamadan ağla, ben hayret edeyim güneşin her gün doğuyor olmasına. Ben henüz kovulmamış olayım.

Pencereyi açıp karın yüzümüze düşmesi için dua edelim. Yüzümüze düşen her kar tanesi için yeniden dua edelim. Bütün dularımız için yeniden.

20 Mar

"Murder Me Mickey!": Natural Born Killers'ın Hatırlattıkları ve Medya

Kategori: Eleştiri

Natural Born Killers filminde, Mickey ve Mellory Knox çiftinin yakalanıp hapishaneye getirildiği sahnede, hapishanenin önünde durup çifte destek veren kalabalığın içinde açılan akıllara zarar pankartta yazar bu kelimeler: Murder me mickey!

Kesinlikle Deccal'i (The Anti-christ) oynayan bu iki çiftin kronik bir biçimde işledikleri cinayetler ve arkalarında yaptıkları cinayetleri anlatacak birilerini bırakma semptomları, bu müthiş çifti varolan medyatik sürecin bir parçası yapmaktadır. Bu medyatik süreç, aslında sistemi yok etmekle tehdit eden bu iki Anti-christ'ı bile öyle bir şekilde kutsamaktadır ki, kalabalığın içinden birisi -ki şüphesiz bu süreç içerisinde iyiden iyiye yabancılaşmış ve Deccal'den kendi ipini çekmesi için medet uman birisidir bu kişi- bir pankartla Mickey Knox'tan kendisini öldürmesini istemektedir.

Kanımca Natural Born Killers'ın en vurucu sahnelerinden birisi burasıdır, buradaki eleştiri çok ciddidir:

17 Feb

Doğduğum Yer - Kızıltepe - O Bahçeden Söz Etmekten Korkma

vicdan azabı rolünde yaşamak niyetindeyim,
kendimden bahsettiğime bakmayın,
asıl mesele sizsiniz

Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar

Bu yazıyı günlerdir düşünüyorum. Aynısı, yıllar önce okul dergisi çıkarmaya niyet ettiğimiz heyecanlı zamanlarda “şair dosyası” yaparken de başıma gelmişti. “Cemal Süreya Dosyası” yapılacaktı, ben büyük bir heyecanla hemen kabul etmiştim, ardından aynen bu yazıdakine benzer sıkıntı gelip kurulmuştu orta yere. Oranın girişinde de böyle bayat kullanımlar var mıydı, hatırlamıyorum şimdi. O dergiden söz ederken “yıllar önce” demek de garip ya, neyse. Dosyayı bir çırpıda yazabileceğimi düşünüyordum, hiç zorlanmayacağımı. Ama tabii ki öyle olmadı, ben günlerce çırpındım yazabilmek için, evde bir kitap yığını içinde dönüp durdum, en sonunda yine şimdikine benzer bir “yazamama”dan söz etmiştim giriş kısmı olarak. Orada İlhan Berk kurtarmıştı beni, El Yazılarına Vuruyor Güneş’te Nietzsche’nin yazma biçiminden söz ediyordu, “parça parça yazmak”. Ben de öyle yapmıştım, ilk olarak da Maliye Bakanlığı yıllarıyla başlamıştım yanılmıyorsam.

11 Feb

Doğduğum Yer - Mersin - Burada Her Şey Sıcak

Kategori: Doğduğum Yer

"Yeni bir ülke bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir" diyor Konstantin Kavafis.

Herkesin arkasından gelen bir şehir var mıdır bilmem ama Mersin'den ayrılanların ardındaki denizi biliyorum. Biliyorum, çünkü o denizin sesini hâlâ duyuyorum.

İstanbul... Hani o bütün betimlemelerin az kaldığı kocaman şehir. Şiirin şehri... Buraya gelirken bu tılsımla öylesine doluydum ki güneyden ayrılmak neredeyse hiç üzmedi beni. Evet, biliyordum ki özleyeceğim çokça, çünkü biliyordum ki güney hep çok başka bir mavi ve ben o mavinin Mersin tonunun sıkı bir seyircisiyim. Ama düşündüm ki, gittiğim yer: deli İstanbul! Unutturmasa da oyalayacak kadar güzel, o denli çekici, o kadar hin...

Ama uzaktan büyüleyen bir sedadır İstanbul. Yakından daha çirkindir; belki daha doğal, ama daha çirkin. Hollywood oyuncuları gibidir İstanbul, bol makyajlı. Görkemi sahte değildir belki ama acınası bir yanı vardır, içindeyken görürsünüz. Gördünüz diye canınızı yakar, sizin acınası yanınız olur belki o.

06 Feb

Birey-Toplum Karşıtlığı: Modernite'yi Eleştirmek

Kategori: Eleştiri

Leslie Lipson, “Demokratik Uygarlık” isimli kitabında şöyle bir önermede bulunur:

Özgürlük x Eşitlik = Demokrasi

Lipson, Rousseau'dan, Locke'a, Hobbes'a vesair siyaset felsefecisine, modernliğin en temel kaygılarından birisini yaşatmış olan bu sorunsalı işte bu denklemle ifade eder. Malum olduğu üzere, modernliğin işte bu en yüksek aşaması olan çağımız, kamusal alandan özel alana, siyasi örgütlerden insan hakları örgütlerine kadar, aklımıza gelebilecek her alanda kesin ve net bir "norm" koymuştur: Demokrasi. Dünyamızın çok yakın bir dönemde tanıklık ettiği en iğrenç saldırılardan birisi, işte bu yüce "norm"un altına gizlenilerek yapıldı.

Demokrasi çağımızın en önemli normu haline gelmişken, iki eski düşman da işte bu demokrasi çağının içinde yaşatılmak durumundadır, Lipson’a göre: Özgürlük ve eşitlik. Özgürlük bireyi temsil eder, Aydınlanma’nın vurgu yaptığı en önemli kavramdır belki de. Bunun yanında eşitlik de toplumla özdeşleştirilir; Devrimler Çağı’nın Aydınlanma’nın etkisiyle aleme verdiği nizamdır eşitlik.

29 Jan

Devrim-Meşrutiyet Tartışmaları Bağlamında 1908: Aykut Kansu vs. Feroz Ahmad

Kategori: Eleştiri

1908 tarihi, Türk modernleşme süreci adına çok önemli bir kırılma noktasıdır. Ancak bu kırılma noktasının niteliği, Türk modernleşme deneyimini anlatan, onun üzerine çalışan araştırmacılar tarafından farklı farklı ele alınmış; bir kısmı 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilân edilmesini Jön Türk hareketinin gerçekleştirdiği bir devrim olarak görmüş, bir kısmı ise bunun basitçe meclisin yeniden kurulması olarak ele almış ve Türk modernleşmesinin devrimci sürecinin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı takip eden 1923 tarihi olduğunu iddia etmişlerdir.

Bu doğrultuda, Aykut Kansu’nun “1908 Devrimi” (İstanbul:2006) isimli kitabı ve Feroz Ahmad’ın “İttihat ve Terakki 1908–1914” (İstanbul:2004) isimli kitabı, iki kayda değer çalışma olarak karşımıza çıkmaktadır. Şimdi kısaca bu iki kitaba göre 1908 sürecini açıklamaya çalışalım ve ardından iki yazarın ortak olduğu ve birbirlerine karşıt olduğu noktaları ele alalım.

31 Dec

Korkuyla Süslenmiş Modern Yaşamlar

Kategori: Hayata Dair

Görkemli plazaların, kocaman asansörlerin, kocaman asansörlü çok katlı yapıların kıyısında gecekondu mahallelerinin, susuz tarlaların, çiçeksiz bahçelerin, trafik ışıklarının, egzoz kokusunun, lüks arabaların, tıklım tıkış belediye otobüslerinin, arama motorlarının, elektronik postaların, sırası olmayan okulların, çatısı olmayan evlerin, sıcak-kurak yazların, yağmurlu-ölümlü kışların, bilboardların, üçüncü sayfa haberlerinin, arka sayfa güzellerinin, ekonomik çıkmazların, küresel ısınmanın, küreselleşmenin, ihanetlerin, korkunun, silahların, tıkalı yolların, açık yolsuzlukların, depremlerin, parfüm kokularının, topuklu ayakkabı seslerinin, gözyaşlarının, biber gazlarının, nemlendiricilerin, yıldız yaratma yarışmalarının, tacizlerin, gözdağının, sahte samimiyetin, yalanların, ahmak ıslatanların arasında... Düpedüz ölüyoruz.

Zaman geçmişi düşünüp özlem duymak zamanı. Geçmişte güzel şeyler yaşandığından mı dersiniz?