Deneme

Bir Şair

sahrada bir pınar buldum. zifir gecede bir ışık. bahtıma mehtap düştü. güneş erken doğdu. nehirler yollarını değiştirdiler. gel seslerini duydular da merhamete geldiler. nehirler ağladılar. çöllere ve sahralara koştular.
bir şair buldum. karda bir çiçek buldum.
bir gül mevsimlerle savaşıyor.
yunus çile görmemiş.
gönlünü öldüren gerçek diri.
ömrünün perisine hayır diyen. reddettiğinin ardından ebedi bir yasa düşen. kendini yakarak ışık olan.
bir destan. bin nağmeye sığmayacak bir destan.
hazan bütün mevsimleri öldürdü. bulutlar küstahlaştılar. güneş menfaya yollanmış. bahar giden günlerde kaldı. çiçekler resimlerde. güller mısra ve sevgililerin saçlarında.

2023 doğumlu çocuğa…

Sana bu mektubu, fay hattında türlü kırılmalar olan bir ülkeden yazıyorum. Dalgasını geçiyor dünya hepimizle; tahammülsüz dünya, kavram kargaşalarıyla boğmaya çalışıyor hepimizi.

Beyaz fosfor mermileri ile konuştukları Ortadoğu’nun en şarki köşesinden yükselen çığlık, seni 2023’lere nasıl hazırlıyor bilmiyorum, lakin herkesin yeni bir “pax” a ihtiyaç duyduğunun farkındayım. Teolojik sorun, jeopolitik bir buhrana gebe kalıyor. Çünkü, bizi bugün dilsizleştirmek, kimliksizleştirmek ve hükümsüzleştirmek isteyenler, yarının çocuklarına, sizlere de yeni bir dünya ve yeni bir insan tipi dayatıyor.

Telâşlarımızı değiştiriyorlar. Kaygılarımızı, kaygan zeminlerin üzerine çekip, beyinlerimizi alçıya alıp, düşüncelerimizi de yavanlaştırmak istiyorlar. Bizler, yani teoriden ziyade, sloganlarla ve olanla yetinmeyle tatmin olanlar; mirasyedi davranarak, hem kendimize, hem de sizlere zarar veriyoruz.

hayat

ses, his, müzik ve prensesler. renkler ve kelebekler. dünya. ve evlerinden uzaktaki kadınlar. farklı ortamlarda ölen çiçekler.
müzik bir kılıç gibi gönlü yarıyor. gönüller ölümle dirilirler. tembellik ölüm. cehd ışık.
çinli kadınlar. vatansızlaşmış kadınlar. ölmüş kadınlar. ölümlerine tören düzenleyen prensesler.
yokluklarıyla mağrurlar.
ve bitim. hüzün bulutlarını fora eden nihayet.
bizi geri çağıran sevgi. gel sesine karşı yok olduğumuz ve iradesizleştiğimiz aşk.
beklemek ve mecburi bir kararla gitmek istediğimiz yere boynumuzu bükerek ama isteyerek revan olmak. ses deryasına tekrar dalmak.
suyu, hayatı ve sükuneti çağrıştıran tizce ama hisle dolu bir ses. ve prensesler. taçlarını gönüllü bir eblehlikle atan prensesler. esarette eblehane mağrur afra tafralar atan prensesler.

Asıl Nerde

Vuslatlar boşmuş. Aranılan yok onlarda. Leyla kara kuru bir Arap kızı. Zin sıradan bir soylu. Şirin için bir kazma vurmaya değmezmiş.
Vuslat serapmış.
Onca çile boşuna çekilmiş. Aşkın hayali güzelmiş, gerçeği değil.
Vuslatın tefekkürü; ondan çok daha asil...
Veya biz kendimizi seviyormuşuz. Leyla aslında Mecnun’a bir remz. Ferhat bütün kazmaları kendisi için vurmuş. Mecnun çöllerde kendini aramış. Mem kendisi için yanmış.
Vuslat bir doğrucu… Kumlar ellenir onda. Perde kalkar. Sırra erilir. Bulutlar dağılır. Mavilik görülür.
Aranılanlar hiçbir muhayyel diyarda yok. Gönül bir aldanmış. Kendine çile etmekten zevk alan bir Hind fakiri.
Rüya beldeler yok. Rüyaların gerçek oldukları efsunlu diyarlar hiç olmamış. Dağlarında ceylanlar gezen Kaf Dağının ardındaki belde yalan.

Yılanların Öcü

Anne demiştim sana, “yalnızca iyi bir mühendis olmak yetmiyor”, diye... Şimdi görüyorsun işte, bizi bir mahsene hapsedip kırbaçlıyorlar. Sövmedikleri ne kaldı? Kaçımız duyduk acıyla inleyen bedenlerimizin anlam çığlıklarını...

Şimdi bak sessiz sedasız iniverdiler sokaklarımıza... Hani o çok sevdiğin komşuların vardı ya, hiçbirinden eser kalmadı. Yok olup gittiler. Terk etmek zorunda kalmışlar buraları. Kim oturup ağlayacak halimize?

Bir etnik rüzgar aldı götürdü mahallemizin afacanlarını... Şimdilerde her biri birbiriyle kanlı bıçaklı olmuş dediler. Soykırım bakışlarla seyrediyorlarmış birbirlerini. Batılı efendileri önlerine bilmem kaç kilometre uzaklıkta bentler örüp, kör etmişler gözlerini birbirlerine... Hangi türküler ve hangi şiirler anlatır derdimizi anne?

noktasız

korkunç kederler taşıyan tahta atlara öykündüğünden beri umarsız bir bekleyiş buldu kapısında
sessiz bir filmi seyretmekten
vurulmaktan
özlemekten
acımaktan
şarkı söylemekten
cümlesizlikten
vahşi atların hayaliydi oysa
oysa verilmemiş bir söz diyesilerdi işlenmemiş bir günah
ne yarını saman alevi ne dünü unutacak kadar rüyakâr
hani insan bazı kafasını ellerinin arasına alır
hani insan bazı parmakuçlarını yakar
hani bazı sever
hani insan insandır en başta
boyunduruğa gelmekten o kadar korkardı ki kırdı boynunu bir gün
yorulmadı
canı tez elden elden çıkarmak kaygısından korkan naylon kirli konuşmalar yaptı
yalan yanlış fersiz kadınlardan emanet alınmış bir göğe bakıp durdu
gürültüsü bitmedi hiç

Sahici Belde

Aşkların kimin umurunda. Ve ızdırapların.

Izdırapların ancak müstehzi bakışlar görür. Ve aşkların.

Sen kimin umurundasın.

Zamana karşı dayanma süren ne kadar.

Dünya bir silindir. Her şeyi ezer geçer, un ufak eder, kendine benzetir.

Kendi aleminde ses sultansın ve kendini sultanlar gibi görürsün ama tebasızsın. Tebasızlar ise sultan olamazlar. Tebasızsan; ancak bir aldanmışsın. Ve aldanmışların hem bu dünyada, hem de diğer dünyada elemleri çok olur. Yalanda gerçek neticeli yalan hançerler yerler. Gerçekte, her şeyleri sahici olan hançerleri sinelerinde temaşa ederler.

Hayatın kimin umurunda. Yitirdiklerin, özlemlerin, hayal kırıklıkların, sinendeki fırtınalar,tufanlar, cuş u huruşlar, kimi alakadar eder. Senden kime ne?

Tımarhâne Feryatları

Sen ki genç adam; fişi çekildi hayatın, o halde fişinde çekildi. Hissediyor olman gerek. Haysiyet meselesi yaptığın hayatın, kanalizasyon kuyusundasın. Köpek nefsinde, fütursuzca nefes alıp vermelerdesin…

Bayatladı nefes alışverişlerin. Beynini tokatlamalı. Gitmeli mi bu diyardan, belki de nefret etmeli… Yaşamalı güzel çocuk. Yaşatmalı.

Hayat; yine mayat sana. Şehirdesin. Ve çığlık çığlığasın. Bağırtılarını duyar gibiyiz. Evet, biz insanlar, biz şehrin insanları, seni sensizliğe terk edeceğiz. Tüm duyarsız tarafımızla yaşayan bizler, ucuzlaştıracağız senden duyduklarımızı, senden işittiklerimizi…

Untitled Requiem

1.
Oldum bittim kitap olarak basılmış günlük ve mektupları çok önemsedim. Bu lisetenin başında elbette Atay'ın Günlük'ü durur, o bile başlı başına -zaten- bir yazıya meseledir, geçeyim şimdilik. Fikret Ürgüp ismineyse, Selim İleri'nin "nostalji batağı"na bulaşmamış nadir yazılarından birinde denk gelmiştim ilk olarak, Varlık'ta. Orada daha çok Van isimli öykü kitabından söz etmişti Selim İleri, hatırlayabildiğim kadarıyla. Günlüğünü sonradan gördüm, tam adıyla "Dosdoğru Günlük"ünü. İsmiyle içi bu kadar örtüşen az kitap vardır, sapsahi bir isimdir "dosdoğru". "Roman gibi" bir hayatı olan yazar, ressam, ruh hekimi olan Ürgüp'ün alenen yaşadıklarıdır yazılanlar, olanca çıplaklığıyla. Oldum bittim diye girmiştim yazıya; eğer "olmuş" bir şeyden söz edeceksem, Ürgüp'ün başıbozukluğuna hep özenmişimdir yazıda. Ayrıntıları "da" atlamamak konusundaki özeni ve cesaretine gıpta ediliyor burada(n), hep. Açık bir valizin üzerinde duruyor şimdi kitap, altında Zarifoğlu özel sayısı, onun da altında Cöntürk. Bir evde.
Ankara.

Sığıntı zamanlarda nefes alış verişler...

Dilimin ucundaki son heceyi de çaldılar. Çaldırdım aslında. Ben yine, ve yine kitap kahramanlarına mahkûm bir hayat yaşamak zorunda kalacaktım. Bilmem ki, niye böyle aceleciydim… ama hayat kısaydı, vakit azdı, zaman kısıtlıydı… Belki de vakitsiz geldik bu dünyaya, belki de vakitsiz gidenlerden olacaktık… Dünya tersine döndükçe, biz de tersine dönüyorduk dünyanın. Umurumuzda mıydı… Dünyaydı işte, bizde insan! Yaşamayı özlediğimiz anlarda, yaşamlar azaldı, zaman cimri davrandı! Nice mısralarımız vardı, güzellikler açan, karanlığı boğan, sevgiyi ve sevgiliyi hatırlatan… ama, ama, ama…

Bizimdi gökyüzü. Aynı gökyüzüne bakıyorduk. Bu tuhaf yalnızlıkları şehir mezarlığına defnetmek gerekliydi. Neden kimseler şikayet etmiyordu yalnızlığından… Bu şehir bize yalnızlığı mı öğretmişti… Kaçıştı yalnızlık! Kurtulacağını sananların son durağı, son limanı, son uğrak yeriydi. Herkes kendini kandırıyordu bu şehirde. Biz yalanlarla yaşıyor, yalanlarla uyanıyorduk…

İçeriği Paylaş (C01 _th3me_)